kutular

Kasım 3, 2009

TALEP ETMEK -İSTEMEK

Yazar: Jack Canfield
İhtiyacınız olan birşeyi talep etmek, muhtemelen insanların en az kullandıkları araçtır. Öte yandan insanların, sırf sordukları için, şaşırtıcı taleplerine olumlu yanıt aldıkları da olur! İster para, ister bilgi, ister destek, ister yardım, isterse zaman olsun, çoğu insan, hayalini gerçeğe dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu şeyi talep etmekten korkar.

İnsanlar, muhtaç, cahil, aciz, hatta açgözlü görünmekten çekinebilirler. Ama büyük ihtimalle, onlara geri adım attıran şey, reddedilme korkusudur. “Hayır” kelimesini işitmekten korkuyorlarsa da, soru sormayarak bu kelimeyi zaten kendilerine söylemiş olurlar!

İstediğiniz şeyi talep ediyor musunuz? Reddedilmekten korkuyor musunuz?

Şunu bir düşünün. Reddedilmek, yalnızca bir kavramdır. Gerçekte reddedilmek diye birşey yoktur! “Hayır”ı duyduğunuzda, sormadan önceki halinize göre daha yoksul olmazsınız. Talep ettiğiniz şeye sormadan önce de sahip değildiniz, yine sahip değilsiniz, öyleyse kaybınız nedir? Reddedilmek, sizi hiçbir şeyden mahrum bırakmaz. Yalnızca SİZ kendinizi mahrum bırakırsınız. Size “Hayır” dendiyse, talep ettiğiniz şeye ulaşmak için ne yapmanız gerektiğini sorun ya da bir başka sefer koşullar değiştiğinde yeniden sorun. “Evet” diyebilecek birini tanıyıp tanımadıklarını sorun. Reddedilmeyi hak etmediğinizi fark ettiğinizde, birşey talep ederken daha rahat olacaksınız. Öte yandan, istediğiniz şeyi nasıl talep edeceğinizi öğrenme konusunda bir miktar yardıma ihtiyacınız olabilir.

Öncelikle, isteğinize ulaşmayı bekliyormuşsunuz gibi sorun. Talebinizden emin olun; başarısız olmanız için hiçbir neden olmadığına inanın. “Hayır” derlerse, onlara nedenini ya da “Evet” yanıtını almak için ne yapmanız gerektiğini sorabilirsiniz. Borç almadan önce daha iyi bir iş planı oluşturmanız gerekebilir. Terfi almadan önce bilgisayar dersleri almanız gerekebilir. İhtiyacınız olan sevgi dolu desteği almadan önce ailenizle birlikte daha kaliteli zaman geçirmeniz gerekebilir. Geribildirimler sayesinde ayarlamalar yapabilir ve “Evet” yanıtını alma ihtimaliniz yükselmiş olarak bir daha sorabilirsiniz.

İkincisi, istediğiniz şeye yalnızca talep ederek ulaşabileceğinizi farz edin. Cam kenarında bir koltuk mu istiyorsunuz? Tek yapmanız gerekenin sormak olduğunu farz edin. Okyanus manzarası mı istiyorsunuz? Daha ucuz biletler? Bir burs? Daha iyi bir anlaşma? Talebinize ulaşmak için tek yapmanız gereken buymuşçasına sorun.

Son olarak, istediğiniz ya da ihtiyaç duyduğunuz şey hakkında açık olun. Yılda 5.000 doların üzerinde mi kazanmak istiyorsunuz? Öyleyse yalnızca zam istemeyin. Yılda 5.000 dolardan fazlasını isteyin. Bulanık talepler, bulanık sonuçlar yaratır. Eşinizden yalnızca daha çok vakit geçirmeyi talep etmeyin; cuma akşamı dışarı çıkmayı isteyin. Bir proje konusunda yardım istemeyin; o insandan hangi konuyla ilgilenmesini istediğinizi söyleyin.

Hedeflerinize ulaşmak söz konusu olduğunda, reddedilme ve öğrenmeye yönelik iyi bir bakış açısına sahip olmak, sizin açınızdan bir hayli fark yaratacaktır. Soru sorma alıştırmaları yapın, zamanla bu konuda ustalaşacaksınız! Hatta, istediğinize ulaşarak ya da daha sonra ulaşmak üzere kendinizi geliştirerek, ilerlemenizi hızlandıracaksınız.

Yaşamınızın her alanında talep etmeniz gereken şeylerin listesini yapın, sonra da talep etmeye başlayın!

Kasım 3, 2009

Neyzen Tevfik ten Hikaye

Hüseyin Rifat, dönemin İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'a kızar;

İstanbul'a vali olan hergelenin

kimi dağdan kimi kırdan geldi..

mısralarını kaleme alır. Ancak Vali Kırdar bu mısraları Neyzen Tevfik'in yazdığını düşünüp, ünlü şairin o dönemde belediye tarafından bağlanmış 40 lira aylığını keser.

Çok içerleyen Neyzen de vali için şu şiiri yazar:

Bağrıma bir tekme savurdu vali

Acısından avlu, dere, kır dar geldi

Koşacaktım doğru mahkemeye, fakat

Bu teşebbüs yüce milletime ar geldi

Bu eşek cilvesini sanma eşek davası

Zannedersem katıra devre-i idbar geldi

Tanrı'nın lütfu sanırken olağan işlerini

Öksüz İstanbul'a katletmeye barbar geldi

Belediye dubarayla yemimi kesti benim

Neyleyim, kancık katıra tavlada zar geldi

Kasım 3, 2009

40 yaş öğütleri

82 yaşındaki Betûl Mardin’den Nalân Apa'ya 40 yaş öğütleri
1. Her sabah spor yapacaksın. Günaşırı filan değil evladım. Her sabah.
2. Hep çalışacaksın. Üreteceksin. Beynin meşgul olacak, hep koşturman gereken işler
olacak.
3. Günceli takip edeceksin. Haber izle, dergi, kitap, gazete oku. Gündemi yakala. Her konuda kendini “update” et. Yeni çıkan kitapları da bil, yeni açılan lokantaları da, bu sene moda olan renkleri de.
4. Evlilik ise şart değil, kafanı takma. Gerekli de değil. Hatta şöyle söyleyeyim: One problem less! (Bir problem eksik!)
5. Çocuk meselesine gelince... Ha işte, burada akan sular duruyor. Yapabiliyorsan yap. Birini bu kadar çok sevmek, onun sorumluluğunu taşımak sadece onu değil, seni de mutlu eder. Doğurmayacaksan, evlat edin. O zaman da senin çocuğun değişen bir şey yok. Evlat edinmeyeceksen de, manevi çocuğun olsun, birini okut, geleceğini şekillendirmesine yardımcı ol.
6. Günde bir kere et ye. Mutlaka her öğün sebze ve meyve ye. Kusura bakma, ben tatlı severim. Tatlıdan uzak dur diyemeyeceğim!
7. Ölümden sonra yaşamak istiyorsan, günlük tut. O küçük notlar, hem kendi hayatının tanıklığı, hem de yarına kalan bir bilgi kaynağı. Mesele benim babam, hiç üşünmeden 60 sene boyunca her gün Ece Ajanda’sına o gün olanları yazmış. Hâlâ açıp okuyorum ve çok faydalanıyorum.
8. Olumlu olacaksın.
9. Bazı şeyleri kabul edeceksin: Bütün kadınların seni sevmesine imkân yok! Demek ki bazı kadınlara dikkat edeceksin.
10. Erkeklere gelince, aynı anda birkaçını sevmeyeceksin. Ama onların böyle bir yeteneği olduğunu bileceksin!!!

Ekim 18, 2009

Hikaye

Vaktiyle bir bilge
hoca,yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline  çok parlak ve gizemli görüntüye  sahip  iri bir nesne verip:

"Oğlum" der, "Bunu al, önüne  gelen esnafa  göster, kaç  para verdiklerini  sor, en sonra da  kuyumcuya göster. Hiç  kimseye  satmadan  sadece  fiyatlarını ve ne  dediklerini öğren, gel bana bildir.

 Öğrenci  elindeki ile çevresindeki esnafı  gezmeye başlar.

 İlk önce  bir bakkal dükkanına girer ve
"Şunu kaça alırsınız?"  diye sorar .

 Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline
 alır; evirir çevirir;  sonra: "Buna bir  tek lira veririm.
 Bizim çocuk oynasın" der.
 
İkinci olarak  bir manifaturacıya gider. O da parlak  bir taşa benzettiği  neneye ancak bir  beş lira vermeye  razı olur.

 Üçüncü  defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye  şöyle bir bakar, "Bu  der   "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş
 dediğimiz süslerden yaparım.  Buna    bir on lira  veririm."

En son olarak bir  kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin
elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar  değerli bir pırlantayı, mücevheri  nereden  buldun?" diye  hayretle
 bağırır ve hemen ilâve eder.
 "Buna kaç lira  istiyorsun?"
 Öğrenci sorar: Siz ne  veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan
veririm."

 Öğrenci,  "Hayır veremem." diye
  taşı almak için uzanınca kuyumcu  yalvarmaya  başlar:

 "Ne olur bunu  bana satın.  Dükkânımı, evimi, hatta
  arsalarımı vereyim."
Öğrenci  emanet olduğunu, satmaya yetkili
 olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini  istediklerini anlatıncaya
 kadar bir hayli dil  döker.
 Mücevheri  alıp kuyumcudan çıkan  öğrencinin kafası karma
 karışıktır.  Böylesi  karışık  düşünceler içinde  geriye dönmeye başlar. Bir tarafta  elindeki  nesneye  yüzünü  buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak  görenler, diğer  tarafta  da mücevher diye  isimlendirip buna sahip olmak için her  şeyini vermeye
 hazır olan ve hatta yalvaran  kişiler..

Bilge  hocasının yanına dönen  öğrenci, büyük bir  şaşkınlık
içinde başından  geçen  macerasını anlatır.  Bilge sorar:
 "Bu  karşılaştığın durumları  izah edebilir  misin?"
  Öğrenci: "Çok şaşkınım  efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
 kafam  karmakarışık" diye  cevap verir.

  Bilge hoca çok  kısa cevap verir: "Bir şeyin
  kıymetini ancak onun değerini  bileni anlar ve onun
 değeri bilenin  yanında kıymetlidir."

 Her insanın  hayatında varlığını ve  değerini bilen, hisseden, fark eden  kuyumcular mutlaka   vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadir...
 
 
 

Ekim 18, 2009

Baba nasihati...

"Oğlum,
 
Türkiye'de hiç bir zaman döviz üzerinden borçlanma.

Başbakan dahil hiç bir siyasi liderin veya bakanın demecine inanıp
işlerini onlara göre sakın düzenleme.

Hiçbir zaman acele karar verme ve verdiğin karardan kolay geri dönme,
bu davranış kendine güvenini arttırır.

Arkadaşına kefil olmak yerine, eğer imkanın varsa ona borç vermeyi teklif et.

Eğer bir mal satman gerekiyorsa mümkünse vadeli satma, peşin sat,
hatta biraz zarar etsen bile böyle yap.

Kredi kartı ile alışveriş yaparken kartını görevliye veya garsona
sakın teslim etme, bizzat sen kasaya götür, pos (kredi kartı)
cihazından geçişini izle ve makineden çıkan fişin rakamlarını kontrol
et.

Kredi kartı şifreni banka görevlisi de olsa bile kimseye söyleme ve
ATM makinesi kullanırken de çevredeki kişilere gösterme.

Hiçbir kooperatife üye olma çünkü 1990 senesinden sonra kooperatif
yoluyla ev veya arsa sahibi olmanın hiçbir avantajı kalmadı.

İş hayatı: En zor taklit edilen imza, bir defada kalemi kağıttan
kaldırmadan atılan imzadır. imzanı bu şekilde atmaya gayret et, en
büyük ve yenilmeyen tek gücün bilgi ve tecrübe olduğunu unutma...

Her kime olursa olsun kefil olacaksan ödeyebileceğin rakamdan
fazlasına kefil olma, kefalet tutarı belli olmayan sözleşmelere imza
atma, aksi takdirde her şeyini kaybedebilirsin.

İş hayatında hiç kimseye olduğundan fazla değer verme, hiç kimseyi de
küçük görme, iş yerine girerken kapıcının elini sık, hizmetlinin
hatırını sor, gerektiğinde karşılıksız yardımda bulun.

Yürüyebileceğin mesafelerde otomobil kullanma. Hiçbir zaman görevde
iken bir devlet memuruna hakaret etme, hatta ona vurmayı aklından bile
geçirme.  Aksi takdirde bir yıla kadar hapis cezası alabileceğini
unutma.

Otomobil için: Otomobil satın alınırken satışı en kolay olan marka ve
modelde araç satın almaya gayret et. bu senin hazır para kaynağın
olmalıdır.   Çünkü insanın büyük paraya ne zaman acilen ihtiyaç
duyacağı belli olmaz.

Otomobiline binmeden önce lastikleri, kullanırken motor
hararetini,araç tan indiğinde camları ve kapıların kilitlerini kontrol
etmeyi unutma..

Güvenebileceğin bir tamircinin telefonu her zaman yanında olsun..
Mümkünse aynı marka otomobilin yeni modellerini satın al, böylece
tamircin hep aynı kalır.

Otomobilinin periyodik bakımı ile trafik ve sigorta belgelerinin tam
ve eksiksiz olmasına dikkat et. Arabanının tüm emniyet ve güvenlik
sistemleri tam olsa bile ayrıca alarm taktır. Hırsızı caydıracak tek
şey budur.

Ev yaşamında: İyi bir avukatın, elektrik tamircisinin ve su
tesisatçısının adresi kolayında olsun. Sabah uyandığında yatağını
mutlaka topla.İş kıyafetini çorabın da dahil olacak şekilde akşamdan
hazırla, gerektiğinde çamaşır yıkamayı öğren, ancak kendi
giyeceklerinin ütüsünün tamamını her zaman kendin yap.

Çorba, pilav, makarna yapmayı, et terbiye etmeyi ve pişirmeyi mutlaka
öğren. Evin içinde cumartesi ve pazar hariç pijama veya eşofmanla
dolaşma, hatta bu günlerde bile uygun bir kıyafet giy.

Eşin, akşam yemek hazırlarken mutfaktan ayrılma yardımcı ol, yemekten
sonra sofrayı mutlaka sen topla. Mümkünse her yemekten ve tatlı
yedikten sonra dişini fırçala, yemek aralarında yediğin aperatiflerden
sonra ağzını suyla çalkala, yanında mentollü veya naneli sakızın her
zaman olsun.

Tatil yaparken: Tatile, sağlık ve eğitime harcayacağın paraya acıma.
Her yıl yeni bir tatil yöresinde tatilini geçirmeye özen göster. Bu
sana ömür boyunca kırk yada elli farklı yerde tatil yapman demektir.

Sakın yazlık alma, bu senin ömür boyunca aynı yerde ve aynı zamanda
tatil yapman anlamına gelir ki belli bir zaman sonra tad vermez.
Ayrıca bütün yıl sabit masraflar ise işin fazladan tuzu biberi olur.

Özel hayatında: Eşinle kendi aranda mesafeyi yok etme; her zaman
onunda bir özel yaşamı olduğunu unutma.

Ara sıra eşine sürpriz yap, eve çiçekle git, onu iyi bir
restoranda mutlaka akşam yemeğine götür.

Sadece; evlat acısı yaşamaktan, yetim hakkı yemekten, kuru
iftiraya uğramaktan, sabırlı insanın öfkesinden, korkusuz insanın
cesaretinden ve kendi nefsinden kork...

Ben bunların çoğunu yapamadım ama sen yap...!

Baban...

Ekim 18, 2009

GÖZLER


Suriye'nin kadın Devlet Bakanı Bouthaina'dan:
Son zamanlarda duyduğum en doğru söz bu...
"Kadınları türban değil, gözündeki ifade korur. "
Alt tarafı bir çift organla bu kadar çok iş başarıldığı görülmemiştir.
Yeryüzündeki bütün canlıların gözleri sadece, bakıp görmeye yaradığı halde kadın kısmı, neredeyse bir tek ortalığı süpüremez gözleriyle...
Sever, sevişir, beğenir...
Döver, küser, barışır...
Nefret eder, hesap sorar, azarlar...
Kovar, bağırır, çağırır, alay eder...
Erkek de bir insanoğlu, o da yapar demeyin!
Erkekler her durumda öyle bön bön bakarlar.
Asla, ne demek istediklerini anlamazsınız.
Gözlerini konuşturan sadece kadınlardır.
Çocukluğunuzu düşünün...
Annenizin bin türlü bakışı gelecektir aklınıza.
Misafirler gitsin, ben sana gösteririm bakışı...
Hadi artık odana git, yat bakışı...
Ağzını şapırdatma! bakışı...
Kıçım tutulsaydı da seni doğurmasaydım bakışı...
Aynı babası bakışı...
Babanızdan bir bakış var mı, aklınızda?
Hiç zannetmiyorum olduğunu.
Babayla göz göze bile gelinmez öyle zırt pırt.
Şimdi de
büyüklüğünüzü düşünün...
Kaç kadın bir bakışın peşinden gitmiştir?
Hiç..
Peki kaç erkek bir bakış uğruna odu ocağı terk etmiştir?
Çookk..
BİR KADIN GİTTİĞİNDE........(BEKİR COŞKUN)
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur.
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar,  yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker "sarıkız".
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz
Değerini kimse anlayamaz  krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir
Koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
Bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde...
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar  yetim kalır.
Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz,
Annesi gitmiştir "geç kalma"nın.
Kadınlar,arkalarında büyük boşluklar bırakarak
giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında
Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında.
Hayatınızdaki kadını yitirmemeniz dileğiyle
 

Ekim 18, 2009

Yaşamak; Yaşlanmak...

'' Picasso, 90'ında nefis eserler veriyordu... Goethe Dr. Faustus'u 80'inden sonra kaleme aldı... Verdi, Otello'yu 73 yaşında, 'Falstaff'ı 80 yaşında bitirdi... Sofokles'in 'Kral Oedipus'u 80 yaşın eseridir. Mikelanj, 80'li yaşlarında hâlâ yaratıyordu.. . İngiliz düşünürü Thomas Hobbes, 90'ını geçtikten sonra bile yazdı...''

Elbet hepimiz bu isimler gibi olamayız... ama ABD'li ünlü komedyen George Carlin'in tavsiyelerinden yararlanabiliriz:

1. ''Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın: yaş, kilo, boy. Doktorunuz düşünsün onları. Bunun için ücret alıyor sizden.

2. Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsızlar, negatifler sizi aşağı çeker.

3. Öğrenmeyi sürdürün: Bilgisayar, el sanatları, bahçecilik, ne olursa. Beyniniz âtıl kalmasın. Âtıl kafa, iblisin tezgâhıdır. İblisin adı da, alzheimer'dır.

4. Küçük şeylerden zevk almaya bakın.

5. Sık sık, uzun uzun, vargücünüzle gülün. Soluksuz kalıncaya kadar gülün.

6. Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin.

7. Sevdiklerinizle doldurun çevrenizi, aile, kedi, köpek, kuş, balık,

yadigârlar, müzik, bitkiler, hobiler, ne olursa. Eviniz sığınağınızdır. Tadını çıkartın.

8. Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse üstüne titreyin. Bozuksa düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanı z yardım sağlayın.

9. Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, komşu illerde dış

ülkelerde dolaşın, ama sakın suçluluk, pişmanlık duygusuna yönelmeyin.

10. Sevdiğiniz insanlara onları sevdiğinizi söyleyin, hissettirin her fırsatta.''

 

''Ve hiç unutmayın ki yaşam, aldığımız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür''

Ekim 18, 2009

Barış Manço'nun küstah spikere verdiği cevap ..


 
 
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur... Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir... Sürekli, " İşte Türk, yani barbar, vahşi vs... " demektedir...

Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere " yanınızda kâğıt para var mı? " diye sorar!Bu soruya spiker şaşırır ve " evet var ama n'olacak " der... Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır...

Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir... Bu şarkının bir bölümü şöyledir: " Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan" (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992). Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...

Barış Manço spikere sorar: " Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim? "

Spiker: "General......." Barış Man ço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, "General.......", "Amiral...........", "Komutan............." Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır...

Spikere der ki:
* Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir...
* Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür...
* Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür...
* Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen kişidir...
Bizim paralarımız bunlar...
* Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına "şairlerimizin", "düşünürlerimizin","bilim adamalarımızın" fotoğraflarını bastık...
Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der...

Barış Manço'nun bu müthi ş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir...

Ekim 18, 2009

GÖL

Hintli yaşlı bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir.

Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye baslar.

-Tadı nasıl? diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verir. Usta kikirdeyerek çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu gole atıp, golden su içmesini söyler.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta ayni soruyu sorar:
-Tadı nasıl? 
-Ferahlatıcı diye cevap verir genç çırak.
-Tuzun tadını aldın mi? diye sorar yaşlı adam,
-Hayır diye cevaplar çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çokmuş olan çırağının yanına oturur ve söyle der:
-Yasamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynidir. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış." !...
 

Ekim 18, 2009

Dunning-Kruger Etkisi



 Cornell University'de görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan
bulguları, yani "Dunning-Kruger Etkisi" adıylaliteratüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun
yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.
 
 
Journal of Personality and Social Psychology'nin Aralık-99 sayısında yayımlanan
teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
 
 
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların
sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
 
 
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
 
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz
insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
 
 
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi' nden 45 öğrenciye bir test yaptılar,
çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını
tahmin etmelerini" istediler.
 
 
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde
60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine
inandıkları ortaya çıktı. 
 
En iyilerin (yani en az yüzde 90; doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler
olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü.
 
 
(Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)
 
 
İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme
(auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve
eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini
bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından
bir eksiyken, artıya dönüşmesi.
 
 
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını
övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bi r rahatsızlık
duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir.
"Uyanıklık"bilecektir. 
 
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü"
davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip
olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha
da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği"
ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten, genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.
 
 
Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de
eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da or taya
çıkar. 
 
Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı  yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır.
Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.
 
 
Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?
 
1- Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer. 
2- Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir.
 
3- Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür.
 
4- "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan
beşer başkası değil, kendisidir.
 
5- Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi
davranır. 
6- Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de
en çok ihtiyaç duyduklarına) k ötü muamele eder.
 
7- İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir.
Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever.
 
8- İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini
yok etmeyi unutmaz. 
9- Talimatlarını post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla
yüzleşmekten kaçar. 
10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının
sözünü tekrarlamak pahasına.. 

                          

 

 

« Önceki :: Sonraki »
Ücretsiz Yemek Dergisini indirmek için tıklayın Ramazan tarifleriyle dopdolu yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın