İçinizdeki Kahramanı Nasıl Özgür Bırakırsınız?
Yazar: Dr. Annette Colby
Filmlerin en güzel yanlarından biri, kahramanın her zaman yaşamdaki güçlükleri yenmeyi başarabilmesidir. Geride kalan biz ölümler karanlık bir köşeye kıvrılıp kalırken, kahraman, kendini tamamen onu bekleyen yolculuğa verir ve dünyanın dengesini yeniden kurmanın bir yolunu bulur.
Kahramanın nasıl hareket ettiğine yakından bakarsak, başlangıçta kahramanın kişisel korku ya da güvensizliklerden dolayı sorunu üstlenmekte isteksiz olduğunu fark ederiz. Kahraman, kısa bir süre için şüphe eder, hatta anlık bir erime yaşar. Kahraman, paniğe kapılabilir ya da bir çaresizlik ya da geçici umutsuzluk anında kendini kaybedebilir.
Ama bu, yalnızca kısa vadede olur. Toplamda, kahraman, filmin geri kalanında, kötü şeylerden kurtuluncaya kadar bir sorgulama yapmaz. Kahraman, pes etmez ve yaşamdan kaçmak için en yakın fast food restoranına koşup duble çizburger ve patates kızartmasına sığınmaz. Ve kahraman, sürekli pes etmez ve bir şişe viskide boğulmaz.
Bizim kahramanımız, sonunda derin nefes alır, durumu kabullenir ve sorunun üstüne gider. Kahraman, bir tür değişim gerektiren bir durumla karşılaştığında dönüşüm meydana gelir. Bizim kahramanımız, belli bir zihniyetten kurtulup zorlukların üstesinden gelmek için harekete geçebilir.
Filmleri sevmemizin nedeni budur. İlk başta çok büyük zorluklardan çekinen karakterin kırılganlığıyla kendimizi özdeşleştiririz. Sonra, karakterin davaya sadakati ve taahhüdü keşfetmek üzere derin bir anlama çabasına girdiğini seyrederken kalbimizi bir heyecan dalgası kaplar. Kahramanın zorluklara doğruluk, kararlılık ve ısrarla göğüs gerdiğini gördükçe, olumlu bir duygusal enerji
hissederiz. Film kahramanları, bize aynı anda kırılgan ama cesur olmanın mümkün olduğunu gösterirler. Yolculuk boyunca bir yandan inancımızı ve taahhüdümüzü korumak bir yandan da sorunlarla yüz yüze gelmek mümkündür.
Yaşam Bir Aksiyon Filmidir
Şansımıza, çoğumuz, filmlerde gösterilen aşırı durumlarla hiç karşılaşmayacağız. Yaşam, genellikle çok daha sıradan ve rutindir. Ne var ki hepimiz, mevcut becerilerimizin ötesine geçmemizi gerektiren zorluklar, talihsizlikler ve güçlükler yaşarız. Bu değişiklikler, rahat ettiğimiz alanın dışına çıkıp kendimizi ifade etmenin yeni yollarını bulmamızı gerektirir.
Kendi yaşamınızın kendine güvenen ve yalnızca işler sorunsuz gittiğinde değil, özellikle gidişat zorlaştığında sizi merhametli ve kararlı bir biçimde yönlendiren kahramanı mısınız?
Sizin için en önemli zorluk ve hedeflerle yüzleştiğinizde, kendi kendinizi yönlendirebilme yetinize yakından bakın. Sorunları nasıl çözüyorsunuz? Baskıya nasıl tepki veriyorsunuz? Zorlukla karşılaştığınızda kendinizle nasıl etkileşime geçiyorsunuz? Büyük başarı hedefinize ulaşmak amacıyla odağınızı korumanız için sizi ne motive ediyor?
Kendi yaşamınızın kendinden emin kahraman lideri olmak için, şu etkili kontrol listesini takip edin:
1) Korkunuzu ya da zorluğu tanımlayın ve kabul edin. Yol boyunca hangi canavarlarla karşılaştığınız fark etmeksizin, kendinizi başarılı bir sonuç almaya adayın.
2) Sahip olmayı istediğiniz zihniyeti ya da nitelikleri tanımlayın: cesaret, ısrar, iyimserlik, inanç, kendinize inanç, beceriklilik, ilham, vb.
3) Zorluğu, sahip olmayı istediğiniz niteliklerin daha fazlasını geliştirmek için pek çok fırsat sunan bir durum olarak görün.
4) Kendinizi hedefiniz, davanız ya da istediğiniz toplam sonuçla ilgili kararlar almakla görevlendirin.
5) Korkunuz ya da zorlukla yüzleşmek için atabileceğiniz bir sonraki tek adımı tanımlamak için hayal gücünüzü kullanın.
6) Sizi olumlu bir sonuca götürmesi için harekete geçin, ama bunu, cesaretinizi, öz sevginizi ya da inancınızı artıracak biçimde yapın.
Siz mutluyken, acı çekiyorken ya da korkuyorken hep sizinle birlikte olan bir kahraman var. Bu kahraman, sizin umudunuz, hayal gücünüz ve kararlılığınızdır ve sizin içinizdedir. Yukarıdaki ipuçlarını izleyin ve içinizdeki kahramanı serbest bırakın!
http://www.marjinal.com.tr/ebulten/devamizle.asp?nid=247&hid=1612&uid=0
YARINI GÖREMİYORUM
İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu.
En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi.
Telefon açtı kahine.
"İmkansız, tam çıkmak üzereydim."
"Lütfen" dedi, kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek....
Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi... Tabii ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.
Karşılıklı oturuyorlardı. Önlerindeki suya baktı kahin, Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu.
"Ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi:
"Su'da yarını göremiyorum..."
Yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecekti. Ne yapmalıydı? Evine gitti, vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi. Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu. En iyisi uyumaktı. Böylece ölürken hiçbir şey hissetmezdi.
Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve... Derin bir uykuya daldı.
Uyandığında güneş yeni doğmuştu, kuş sesleri geliyordu. "Cennette miyim?" diye düşündü.
Her şey gece bıraktığı gibiydi.
Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi, her şey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba?
Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti.. Manşette şöyle yazıyordu:
"Ünlü Kâhin Öldü"
Hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine
başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere...
hayat ne zaman başlar
Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40'dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.
Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40'dan sonraböyle düşünüyor. Yazı şöyle;
“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
- Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
- Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya...
- Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
- Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
- Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
-Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”
Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay'ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;
50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.
Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin... "NİYE BEN" DİYEN HERKES İÇİN.
Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir
kadın,Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına
katildi. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Korkularına rağmen, Brenda azimliydi.
Emniyet kemerini takti, İpi yakaladı ve kayanın dik
yamacına tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir
oyuk buldu…
Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi
dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi.
Aniden boşalan ip, hızla Branda'nin gözüne çarparak
lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı.
Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda
artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a
dua edebilirdi yalnızca.
Ve içten içe de dua etmeye başladı. "Allah'ım! Sen bu
"NİYE BEN" DİYEN HERKES İÇİN...
TALEP ETMEK -İSTEMEK
Yazar: Jack Canfield
İhtiyacınız olan birşeyi talep etmek, muhtemelen insanların en az kullandıkları araçtır. Öte yandan insanların, sırf sordukları için, şaşırtıcı taleplerine olumlu yanıt aldıkları da olur! İster para, ister bilgi, ister destek, ister yardım, isterse zaman olsun, çoğu insan, hayalini gerçeğe dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu şeyi talep etmekten korkar.
İnsanlar, muhtaç, cahil, aciz, hatta açgözlü görünmekten çekinebilirler. Ama büyük ihtimalle, onlara geri adım attıran şey, reddedilme korkusudur. “Hayır” kelimesini işitmekten korkuyorlarsa da, soru sormayarak bu kelimeyi zaten kendilerine söylemiş olurlar!
İstediğiniz şeyi talep ediyor musunuz? Reddedilmekten korkuyor musunuz?
Şunu bir düşünün. Reddedilmek, yalnızca bir kavramdır. Gerçekte reddedilmek diye birşey yoktur! “Hayır”ı duyduğunuzda, sormadan önceki halinize göre daha yoksul olmazsınız. Talep ettiğiniz şeye sormadan önce de sahip değildiniz, yine sahip değilsiniz, öyleyse kaybınız nedir? Reddedilmek, sizi hiçbir şeyden mahrum bırakmaz. Yalnızca SİZ kendinizi mahrum bırakırsınız. Size “Hayır” dendiyse, talep ettiğiniz şeye ulaşmak için ne yapmanız gerektiğini sorun ya da bir başka sefer koşullar değiştiğinde yeniden sorun. “Evet” diyebilecek birini tanıyıp tanımadıklarını sorun. Reddedilmeyi hak etmediğinizi fark ettiğinizde, birşey talep ederken daha rahat olacaksınız. Öte yandan, istediğiniz şeyi nasıl talep edeceğinizi öğrenme konusunda bir miktar yardıma ihtiyacınız olabilir.
Öncelikle, isteğinize ulaşmayı bekliyormuşsunuz gibi sorun. Talebinizden emin olun; başarısız olmanız için hiçbir neden olmadığına inanın. “Hayır” derlerse, onlara nedenini ya da “Evet” yanıtını almak için ne yapmanız gerektiğini sorabilirsiniz. Borç almadan önce daha iyi bir iş planı oluşturmanız gerekebilir. Terfi almadan önce bilgisayar dersleri almanız gerekebilir. İhtiyacınız olan sevgi dolu desteği almadan önce ailenizle birlikte daha kaliteli zaman geçirmeniz gerekebilir. Geribildirimler sayesinde ayarlamalar yapabilir ve “Evet” yanıtını alma ihtimaliniz yükselmiş olarak bir daha sorabilirsiniz.
İkincisi, istediğiniz şeye yalnızca talep ederek ulaşabileceğinizi farz edin. Cam kenarında bir koltuk mu istiyorsunuz? Tek yapmanız gerekenin sormak olduğunu farz edin. Okyanus manzarası mı istiyorsunuz? Daha ucuz biletler? Bir burs? Daha iyi bir anlaşma? Talebinize ulaşmak için tek yapmanız gereken buymuşçasına sorun.
Son olarak, istediğiniz ya da ihtiyaç duyduğunuz şey hakkında açık olun. Yılda 5.000 doların üzerinde mi kazanmak istiyorsunuz? Öyleyse yalnızca zam istemeyin. Yılda 5.000 dolardan fazlasını isteyin. Bulanık talepler, bulanık sonuçlar yaratır. Eşinizden yalnızca daha çok vakit geçirmeyi talep etmeyin; cuma akşamı dışarı çıkmayı isteyin. Bir proje konusunda yardım istemeyin; o insandan hangi konuyla ilgilenmesini istediğinizi söyleyin.
Hedeflerinize ulaşmak söz konusu olduğunda, reddedilme ve öğrenmeye yönelik iyi bir bakış açısına sahip olmak, sizin açınızdan bir hayli fark yaratacaktır. Soru sorma alıştırmaları yapın, zamanla bu konuda ustalaşacaksınız! Hatta, istediğinize ulaşarak ya da daha sonra ulaşmak üzere kendinizi geliştirerek, ilerlemenizi hızlandıracaksınız.
Yaşamınızın her alanında talep etmeniz gereken şeylerin listesini yapın, sonra da talep etmeye başlayın!
Neyzen Tevfik ten Hikaye
Hüseyin Rifat, dönemin İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'a kızar;
İstanbul'a vali olan hergelenin
kimi dağdan kimi kırdan geldi..
mısralarını kaleme alır. Ancak Vali Kırdar bu mısraları Neyzen Tevfik'in yazdığını düşünüp, ünlü şairin o dönemde belediye tarafından bağlanmış 40 lira aylığını keser.
Çok içerleyen Neyzen de vali için şu şiiri yazar:
Bağrıma bir tekme savurdu vali
Acısından avlu, dere, kır dar geldi
Koşacaktım doğru mahkemeye, fakat
Bu teşebbüs yüce milletime ar geldi
Bu eşek cilvesini sanma eşek davası
Zannedersem katıra devre-i idbar geldi
Tanrı'nın lütfu sanırken olağan işlerini
Öksüz İstanbul'a katletmeye barbar geldi
Belediye dubarayla yemimi kesti benim
Neyleyim, kancık katıra tavlada zar geldi
40 yaş öğütleri
82 yaşındaki Betûl Mardin’den Nalân Apa'ya 40 yaş öğütleri
1. Her sabah spor yapacaksın. Günaşırı filan değil evladım. Her sabah.
2. Hep çalışacaksın. Üreteceksin. Beynin meşgul olacak, hep koşturman gereken işler
olacak.
3. Günceli takip edeceksin. Haber izle, dergi, kitap, gazete oku. Gündemi yakala. Her konuda kendini “update” et. Yeni çıkan kitapları da bil, yeni açılan lokantaları da, bu sene moda olan renkleri de.
4. Evlilik ise şart değil, kafanı takma. Gerekli de değil. Hatta şöyle söyleyeyim: One problem less! (Bir problem eksik!)
5. Çocuk meselesine gelince... Ha işte, burada akan sular duruyor. Yapabiliyorsan yap. Birini bu kadar çok sevmek, onun sorumluluğunu taşımak sadece onu değil, seni de mutlu eder. Doğurmayacaksan, evlat edin. O zaman da senin çocuğun değişen bir şey yok. Evlat edinmeyeceksen de, manevi çocuğun olsun, birini okut, geleceğini şekillendirmesine yardımcı ol.
6. Günde bir kere et ye. Mutlaka her öğün sebze ve meyve ye. Kusura bakma, ben tatlı severim. Tatlıdan uzak dur diyemeyeceğim!
7. Ölümden sonra yaşamak istiyorsan, günlük tut. O küçük notlar, hem kendi hayatının tanıklığı, hem de yarına kalan bir bilgi kaynağı. Mesele benim babam, hiç üşünmeden 60 sene boyunca her gün Ece Ajanda’sına o gün olanları yazmış. Hâlâ açıp okuyorum ve çok faydalanıyorum.
8. Olumlu olacaksın.
9. Bazı şeyleri kabul edeceksin: Bütün kadınların seni sevmesine imkân yok! Demek ki bazı kadınlara dikkat edeceksin.
10. Erkeklere gelince, aynı anda birkaçını sevmeyeceksin. Ama onların böyle bir yeteneği olduğunu bileceksin!!!
Hikaye
Vaktiyle bir bilge
hoca,yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip:
"Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve
"Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline
alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm.
Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş
dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin
elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle
bağırır ve hemen ilâve eder.
"Buna kaç lira istiyorsun?"
Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan
veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye
taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta
arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili
olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya
kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma
karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye
hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık
içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar:
"Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin
kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun
değeri bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadir...
Baba nasihati...
"Oğlum,
Türkiye'de hiç bir zaman döviz üzerinden borçlanma.
Başbakan dahil hiç bir siyasi liderin veya bakanın demecine inanıp
işlerini onlara göre sakın düzenleme.
Hiçbir zaman acele karar verme ve verdiğin karardan kolay geri dönme,
bu davranış kendine güvenini arttırır.
Arkadaşına kefil olmak yerine, eğer imkanın varsa ona borç vermeyi teklif et.
Eğer bir mal satman gerekiyorsa mümkünse vadeli satma, peşin sat,
hatta biraz zarar etsen bile böyle yap.
Kredi kartı ile alışveriş yaparken kartını görevliye veya garsona
sakın teslim etme, bizzat sen kasaya götür, pos (kredi kartı)
cihazından geçişini izle ve makineden çıkan fişin rakamlarını kontrol
et.
Kredi kartı şifreni banka görevlisi de olsa bile kimseye söyleme ve
ATM makinesi kullanırken de çevredeki kişilere gösterme.
Hiçbir kooperatife üye olma çünkü 1990 senesinden sonra kooperatif
yoluyla ev veya arsa sahibi olmanın hiçbir avantajı kalmadı.
İş hayatı: En zor taklit edilen imza, bir defada kalemi kağıttan
kaldırmadan atılan imzadır. imzanı bu şekilde atmaya gayret et, en
büyük ve yenilmeyen tek gücün bilgi ve tecrübe olduğunu unutma...
Her kime olursa olsun kefil olacaksan ödeyebileceğin rakamdan
fazlasına kefil olma, kefalet tutarı belli olmayan sözleşmelere imza
atma, aksi takdirde her şeyini kaybedebilirsin.
İş hayatında hiç kimseye olduğundan fazla değer verme, hiç kimseyi de
küçük görme, iş yerine girerken kapıcının elini sık, hizmetlinin
hatırını sor, gerektiğinde karşılıksız yardımda bulun.
Yürüyebileceğin mesafelerde otomobil kullanma. Hiçbir zaman görevde
iken bir devlet memuruna hakaret etme, hatta ona vurmayı aklından bile
geçirme. Aksi takdirde bir yıla kadar hapis cezası alabileceğini
unutma.
Otomobil için: Otomobil satın alınırken satışı en kolay olan marka ve
modelde araç satın almaya gayret et. bu senin hazır para kaynağın
olmalıdır. Çünkü insanın büyük paraya ne zaman acilen ihtiyaç
duyacağı belli olmaz.
Otomobiline binmeden önce lastikleri, kullanırken motor
hararetini,araç tan indiğinde camları ve kapıların kilitlerini kontrol
etmeyi unutma..
Güvenebileceğin bir tamircinin telefonu her zaman yanında olsun..
Mümkünse aynı marka otomobilin yeni modellerini satın al, böylece
tamircin hep aynı kalır.
Otomobilinin periyodik bakımı ile trafik ve sigorta belgelerinin tam
ve eksiksiz olmasına dikkat et. Arabanının tüm emniyet ve güvenlik
sistemleri tam olsa bile ayrıca alarm taktır. Hırsızı caydıracak tek
şey budur.
Ev yaşamında: İyi bir avukatın, elektrik tamircisinin ve su
tesisatçısının adresi kolayında olsun. Sabah uyandığında yatağını
mutlaka topla.İş kıyafetini çorabın da dahil olacak şekilde akşamdan
hazırla, gerektiğinde çamaşır yıkamayı öğren, ancak kendi
giyeceklerinin ütüsünün tamamını her zaman kendin yap.
Çorba, pilav, makarna yapmayı, et terbiye etmeyi ve pişirmeyi mutlaka
öğren. Evin içinde cumartesi ve pazar hariç pijama veya eşofmanla
dolaşma, hatta bu günlerde bile uygun bir kıyafet giy.
Eşin, akşam yemek hazırlarken mutfaktan ayrılma yardımcı ol, yemekten
sonra sofrayı mutlaka sen topla. Mümkünse her yemekten ve tatlı
yedikten sonra dişini fırçala, yemek aralarında yediğin aperatiflerden
sonra ağzını suyla çalkala, yanında mentollü veya naneli sakızın her
zaman olsun.
Tatil yaparken: Tatile, sağlık ve eğitime harcayacağın paraya acıma.
Her yıl yeni bir tatil yöresinde tatilini geçirmeye özen göster. Bu
sana ömür boyunca kırk yada elli farklı yerde tatil yapman demektir.
Sakın yazlık alma, bu senin ömür boyunca aynı yerde ve aynı zamanda
tatil yapman anlamına gelir ki belli bir zaman sonra tad vermez.
Ayrıca bütün yıl sabit masraflar ise işin fazladan tuzu biberi olur.
Özel hayatında: Eşinle kendi aranda mesafeyi yok etme; her zaman
onunda bir özel yaşamı olduğunu unutma.
Ara sıra eşine sürpriz yap, eve çiçekle git, onu iyi bir
restoranda mutlaka akşam yemeğine götür.
Sadece; evlat acısı yaşamaktan, yetim hakkı yemekten, kuru
iftiraya uğramaktan, sabırlı insanın öfkesinden, korkusuz insanın
cesaretinden ve kendi nefsinden kork...
Ben bunların çoğunu yapamadım ama sen yap...!
Baban...
GÖZLER
Suriye'nin kadın Devlet Bakanı Bouthaina'dan:
Son zamanlarda duyduğum en doğru söz bu...
"Kadınları türban değil, gözündeki ifade korur. "
Alt tarafı bir çift organla bu kadar çok iş başarıldığı görülmemiştir.
Yeryüzündeki bütün canlıların gözleri sadece, bakıp görmeye yaradığı halde kadın kısmı, neredeyse bir tek ortalığı süpüremez gözleriyle...
Sever, sevişir, beğenir...
Döver, küser, barışır...
Nefret eder, hesap sorar, azarlar...
Kovar, bağırır, çağırır, alay eder...
Erkek de bir insanoğlu, o da yapar demeyin!
Erkekler her durumda öyle bön bön bakarlar.
Asla, ne demek istediklerini anlamazsınız.
Gözlerini konuşturan sadece kadınlardır.
Çocukluğunuzu düşünün...
Annenizin bin türlü bakışı gelecektir aklınıza.
Misafirler gitsin, ben sana gösteririm bakışı...
Hadi artık odana git, yat bakışı...
Ağzını şapırdatma! bakışı...
Kıçım tutulsaydı da seni doğurmasaydım bakışı...
Aynı babası bakışı...
Babanızdan bir bakış var mı, aklınızda?
Hiç zannetmiyorum olduğunu.
Babayla göz göze bile gelinmez öyle zırt pırt.
Şimdi de
büyüklüğünüzü düşünün...
Kaç kadın bir bakışın peşinden gitmiştir?
Hiç..
Peki kaç erkek bir bakış uğruna odu ocağı terk etmiştir?
Çookk..
BİR KADIN GİTTİĞİNDE........(BEKİR COŞKUN)
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur.
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker "sarıkız".
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz
Değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir
Koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
Bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde...
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz,
Annesi gitmiştir "geç kalma"nın.
Kadınlar,arkalarında büyük boşluklar bırakarak
giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında
Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında.
Hayatınızdaki kadını yitirmemeniz dileğiyle
Yaşamak; Yaşlanmak...
'' Picasso, 90'ında nefis eserler veriyordu... Goethe Dr. Faustus'u 80'inden sonra kaleme aldı... Verdi, Otello'yu 73 yaşında, 'Falstaff'ı 80 yaşında bitirdi... Sofokles'in 'Kral Oedipus'u 80 yaşın eseridir. Mikelanj, 80'li yaşlarında hâlâ yaratıyordu.. . İngiliz düşünürü Thomas Hobbes, 90'ını geçtikten sonra bile yazdı...''
Elbet hepimiz bu isimler gibi olamayız... ama ABD'li ünlü komedyen George Carlin'in tavsiyelerinden yararlanabiliriz:
1. ''Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın: yaş, kilo, boy. Doktorunuz düşünsün onları. Bunun için ücret alıyor sizden.
2. Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsızlar, negatifler sizi aşağı çeker.
3. Öğrenmeyi sürdürün: Bilgisayar, el sanatları, bahçecilik, ne olursa. Beyniniz âtıl kalmasın. Âtıl kafa, iblisin tezgâhıdır. İblisin adı da, alzheimer'dır.
4. Küçük şeylerden zevk almaya bakın.
5. Sık sık, uzun uzun, vargücünüzle gülün. Soluksuz kalıncaya kadar gülün.
6. Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin.
7. Sevdiklerinizle doldurun çevrenizi, aile, kedi, köpek, kuş, balık,
yadigârlar, müzik, bitkiler, hobiler, ne olursa. Eviniz sığınağınızdır. Tadını çıkartın.
8. Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse üstüne titreyin. Bozuksa düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanı z yardım sağlayın.
9. Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, komşu illerde dış
ülkelerde dolaşın, ama sakın suçluluk, pişmanlık duygusuna yönelmeyin.
10. Sevdiğiniz insanlara onları sevdiğinizi söyleyin, hissettirin her fırsatta.''
''Ve hiç unutmayın ki yaşam, aldığımız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür''
Barış Manço'nun küstah spikere verdiği cevap ..
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur... Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir... Sürekli, " İşte Türk, yani barbar, vahşi vs... " demektedir...
Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere " yanınızda kâğıt para var mı? " diye sorar!Bu soruya spiker şaşırır ve " evet var ama n'olacak " der... Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır...
Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir... Bu şarkının bir bölümü şöyledir: " Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan" (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992). Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...
Barış Manço spikere sorar: " Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim? "
Spiker: "General......." Barış Man ço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, "General.......", "Amiral...........", "Komutan............." Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır...
Spikere der ki:
* Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir...
* Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür...
* Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür...
* Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen kişidir...
Bizim paralarımız bunlar...
* Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına "şairlerimizin", "düşünürlerimizin","bilim adamalarımızın" fotoğraflarını bastık...
Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der...
Barış Manço'nun bu müthi ş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir...
GÖL
Hintli yaşlı bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir.
Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye baslar.
-Tadı nasıl? diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verir. Usta kikirdeyerek çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu gole atıp, golden su içmesini söyler.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta ayni soruyu sorar:
-Tadı nasıl?
-Ferahlatıcı diye cevap verir genç çırak.
-Tuzun tadını aldın mi? diye sorar yaşlı adam,
-Hayır diye cevaplar çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çokmuş olan çırağının yanına oturur ve söyle der:
-Yasamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynidir. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış." !...
Dunning-Kruger Etkisi
Cornell University'de görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan
bulguları, yani "Dunning-Kruger Etkisi" adıylaliteratüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun
yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.
Journal of Personality and Social Psychology'nin Aralık-99 sayısında yayımlanan
teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların
sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz
insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi' nden 45 öğrenciye bir test yaptılar,
çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını
tahmin etmelerini" istediler.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde
60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine
inandıkları ortaya çıktı.
En iyilerin (yani en az yüzde 90; doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler
olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü.
(Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)
İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme
(auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve
eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini
bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından
bir eksiyken, artıya dönüşmesi.
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını
övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bi r rahatsızlık
duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir.
"Uyanıklık"bilecektir.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü"
davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip
olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha
da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği"
ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten, genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.
Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de
eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da or taya
çıkar.
Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır.
Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.
Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?
1- Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer.
2- Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir.
3- Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür.
4- "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan
beşer başkası değil, kendisidir.
5- Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi
davranır.
6- Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de
en çok ihtiyaç duyduklarına) k ötü muamele eder.
7- İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir.
Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever.
8- İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini
yok etmeyi unutmaz.
9- Talimatlarını post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla
yüzleşmekten kaçar.
10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının
sözünü tekrarlamak pahasına..
PROBLEMLERE ODAKLANMAK ile COZUMLERE ODAKLANMAK arasindaki fark
Durum # 1: NASA uzaya astronot gonderdiginde tukenmez kalemlerin yer cekimi olmayan ortamda calismadigini fark etti (yercekimi olmadigi icin murekkep kagidin uzerine akmiyordu).
Cozum # 1: Bu problemin cozumu NASA'ya ilave 12 milyon dolara maloldu. Oyle bir tukenmez kalem urettiler ki bu kalem yercekimsiz ortamda, yukari yonde, suyun altinda ve sifirin altindan 300 C 'ye kadar olan sicakliklarda yazi yazmaya olanak sagliyordu.
Cozum # 2: Peki Ruslar ne yapti...?? Kursun kalem kullandilar. :))
============ ========= ========= ========= ========= ========= ==
Durum # 2: Japon yonetim sistemindeki en hatirda kalir calismalardan bir tanesi Japonya'daki en buyuk kozmetik firmalarindan birinde yasanan bos sabun kutusu problemidir. Musterilerden birisi firmaya, aldigi sabun kutusunun bos oldugu konusunda sikayette bulunmustur.
Yetkililer hemen, uretilip paketlenen sabun kutularini sevkiyat birimine gonderen hatti izole ettiler. Bu sirada bir sekilde bir sabun kutusunun hattan ici bos sekilde gectigi tespit edildi.
Yonetim, muhendislerine problemi cozmesi icin talimat verdi.
Cozum # 1: Muhendisler iki kisi tarafindan kullanilan yuksek cozunurlukte bir X-isini cihazi tasarlamak icin ciddi ugras verdiler.. Bu sayede hattan gecen butun sabun kutulari izlenebilecek ve bos olmadiklarindan emin olunacakti.
Cozum # 2: Kucuk bir sirketteki siradan bir isci ayni problemle karsilastiginda, X-isini vb karmasik seylerle ugrasmadi, onun yerine farkli bir yol buldu. Guclu endustriyel bir elektrikli vantilator alarak hatta dogru yoneltti. Vantilatoru actigi anda dolu olan kutular hattan gecerken bos olanlar hattin disina dogru savruldu
Buradan cikarilacak ders :)
* Her zaman basit cozumler arayin
* Problemleri cozmek icin mumkun olan en basit cozumu tasarlayin
* Her zaman cozume odaklanin.
Alıntıdır.
'' EŞEK" DEYİP GEÇMEYİN ...!
Her ne kadar insanoğlu türlü akılsızlıkları eşşeklikle nitelendirse de en güzel gözlere sahip bu sevimli hayvan, yerine göre çoğu insandan daha akıllıdır...
Örneğin ''Eşek, iyi bir yol mühendisidir.Yokuşları en fazla yüzde yedi eğimle ve kısa mesafelerde virajlar alarak çıkar.''
Dediklerinde...ben de inanmamış ve nivelman yaptırmıştım yani topoğrafik aletle ölçüm. Sonuç şaşırtıcıydı:Yüzde 7.
Hani bu konuda çoğumuzun bildiği meşhur bir Anadolu fıkrası vardır:
1950'li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye'ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış.O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok. Nafı'a mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:
- Ne yapıyorlar böyle?
- Rampada yolun güzergâhını be lirliyorlar.
- Nasıl yani ,anlayamadım?
- Eşek yüzde 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz demişler.
Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:
- Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?
Yetkili bozgun... cevap vermiş:
- Amerika'dan mühendis getirtiyoruz.
*******
Eşek iyi bir kılavuzdur: Gittiği bir yolu hiç unutmaz ve o yoldan şaşmaz. Bu nedenle deve veya katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlarmış.
*******
Evet, eşek akıllıdır... düştüğü çamura bir daha, asla düşmez. "Eşşek bir defa çamura düşer!" Deyimi bundandır.
Biz eşek miyiz diye düşündüm, genele vurursak o kadar bile olamamışız, çamurdan çıkamıyoruz...
Öğret ona ki...
Öğret ona ki...
"Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını... Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil polikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır."
"Her düşmana karşılık bir de dost olduğunu da öğret ona! Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların, bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret... Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona!.. Ve hem de kazanmaktan neşe duymayı, kıskançlıktan uzaklara yönelt onu..."
"Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona... Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını..."
"Eğer yapabilirsen, ona, kitapların mucizelerini öğret.Fakat ona, sessiz zamanlar da tanı! Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin edebi gizemini düşünebileceğini... Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona... Ona, kendi fikirlerine inanmasını öğret. Herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi..."
"Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona... Herkes birbirine takılmış bir yöne giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma! Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat, tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret."
"Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona... Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin, sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara, dudak bükmesini öğret ona. Ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.."
"Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret... Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona... Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona, nazik davran, fakat onu kucaklama!.. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak, sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak, cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlara karşı da derin bir inanç taşıyacaktır..."
Hayattan Alacağımız Dersler
Ders 1.
Adamın biri tam duşa girmek üzeredir ve karısı da
duşunu almış olarak kabinden çıkmaktadır ki, kapının
zili çalar. Kapıya kimin bakacağı konusunda ufak bir
tartışma sonrasında kadın pes eder. Üzerine bir
havlu alarak merdivenleri aşağı iner ve kapıyı açar.
Gelen eşinin arkadaşı x'tir.
Kadın daha selam veremeden x "havlunuzu üzerinizden
yere düşürürseniz size anında 300 Euro veririm" der.
Kadın bir müddet tereddüt eder, ancak havlunun
düğümünü açarak havlunun düşmesini sağlar. X ona
bakar ve 300 Euro verir ve söze devam eder:
"Antrede doğabilecek ufak bir tensel yakınlık için
size 500 Euro daha verebilirim, hem de derhal" der.
Önce şaşk ın, fakat daha sonra adrenalinin verdiği
heyecan ve alacağı para ile yapabileceklerinin anlık
hayaliyle kısa bir duraksamadan sonra kabul eder.
Yaşamış olduğu olayın ve kısacık bir süre içerisinde
edinmiş olduğu ufak servetin heyecanıyla
merdivenleri yukarı çıkarak banyoya geri döner.
Hala duşta olan eşi ona kimin geldiğini sorar.
"Arkadaşın x" diye cevap verir kadın.
"Çok iyi, ona borç verdiğim 800 Euro'yu getireceğini
söylemişti, onu getirdi o zaman."
1. hikayeden çıkartılacak ders :
Eğer bir ekipte çalışıyorsanız bilgiyi saklamayın,
paylaşın. Karar mekanizmasında belirleyici olabilir.
Böylece yanlış anlaşılmaların ve dışarıya karşı kötü
duruma düşmenin önüne geçebilirsiniz.
Hikaye 2 Ders 2 :
Aracının direksiyonuna geçip kiliseye gitmek üzere
yola koyulan rahip yolda yürümekte olan bir rahibeye
rastlar. Aracını durdurur ve kiliseye kadar onunla
gelmek isteyip istemediğini sorar. Kadın arabaya
biner ve bacak bacak üstüne attığında bacaklarının
güzelliği ortaya çıkar.
Rahibin gözü kayar ve bakayım derken kısa bir süre
için aracın kontrolünü kaybeder. Aracı tekrar
kontrol altına aldıktan sonra sağ elini rahibenin
bacağı üstüne koyar. Rahibe ona bakar ve şöyle der :
"Rahip, 129. ayeti hatırlıyor musunuz ?"
Utançtan kıpkırmızı olan rahip derhal elini çekerek
rahibeye özürlerini sıralar.
Bir müddet sonra aklı tekrar karışır ve rahibenin
bacağına tekrar dokunur vites değiştirme bahanesiyle
ve rahibe aynı soru ile karşılık verir : "Rahip,
129. ayeti hatırlıyor musunuz ?"
Utancından yine kızaran rahip elini çeker ve
"af edersin kardeşim, insanoğlu zayıf düşebiliyor"
der.
Kiliseye vardıklarında rahibe arabadan iner ve tek
kelime söylemeksizin, ancak çok manalı bir bakış
fırlatarak kaybolur.
Rahip aceleyle içeriye koşturur ve bir İncil alarak
129. ayeti açar okumak için
129. ayet şöyle demektedir : İleriye gidiniz, daha
yukarlarda arayınız. Orada güzellikler bulacaksınız.
2. hikayeden çıkartılacak ders :
Görev alanınızla ilgili her zaman bilgili olun, aksi
taktirde fırsatları kaçırabilirsiniz.
Hikaye 3 Ders 3.
Pazarlamacı, şef sekreter ve personel müdürü bir
öğlen paydosunda lokantaya doğru yürümektedirler.
Parktaki banklardan birinin üzerinde sihirli bir
lamba bulurlar. Lambayı ovarlar ve gerçekten de
lambadan cin çıkar.
"Aslında kişiye 3 di lek hakkı veriyorum ama sizler
üç kişi olduğunuz için hepinizin birer dileğini
gerçek yapacağım" der cin.
Şef sekreter arsızca atılarak "önce ben" diyerek
sıranın önüne yerleşir.
"Bahamalarda, muhteşem bir sahilde tatil yapmak
istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert
hayatıma girmesin" diye dileğini ifade eder.
Ve hoop, ortadan kaybolur.
Şimdi de pazarlamacı atılır ve "şimdi sıra bende"
der.
"Hayallerimdeki kadınla Tahiti sahillerinde Pina
Colada içmek istiyorum" der ve hoop, o da ortadan
kaybolur.
"Şimdi sıra sende" der cin Personel Müdürüne.
"bu iki salağı öğleden sonra işlerinin başında
görmek istiyorum" der personel müdürü.
3. hikayed en çıkartılacak ders :
Üstünüz olan birinin her zaman için önce konuşmasına
izin verin
Bir Saatlik Dost (Yaşanmış bir hikaye)
Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir.
— Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
- ...
— Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir davetti madem.
-...
— Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?
Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim.
Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. 1986
MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.
Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konuşmak değildir...
Dostluk yapılması gereğine inanılan telefon görüşmeleri sırasında diğer insanların dedikodusunu yaparak karşılıklı bir şeyler paylaşıldığını zannetmek değildir...
Dostluk; dost bildiğin kişinin en ince detaylarını bilme ihtiyacı ve gereği değildir...
Dostluk her hafta 3-5 kere görüşmek değildir...
1 ay, 1 sene, 5sene seni aramayan, senin de aramadığın bir insani birdenbire arayıp, dertleşmek, hatır sormak istersen ve o insan da seni Geri Çevirmez ve sanki daha az Önce konuşmuşsun gibi kaldığınız yerden konuşmaya devam ederse, ve daha da Önemlisi bu 1 ay, 1 sene, 5 sene ayrılığa rağmen bu insanin başı gerçekten sıkıştığında yardımına koşacak ilk insanlardan biriysen, ve ayni şekilde onun da Öyle olduğunu biliyorsan EMINOL Kİ O kişi senin DOSTUNDUR... Sen de O'nun...
" Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur.
GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HİÇ KAYBETMEMENIZ DİLEĞİYLE!!!
HAYAT VE TAVLA
Eski zamanlarda Hint Imparatoru, satranc oyununu yaninda bir mektup ile
hediye olarak Pers İmparatoruna gondermistir.
Mektubunda oyunla ilgili hic bir aciklama yapmazken soyle bir mesaj
yazmistir;
*'Kim daha cok dusunuyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi goruyorsa O
kazanir. Iste hayat budur...'*
Pers Imparatoru donemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesaji
paylasarak, ondan oyunu cozmesi ve kendisinin de karsilik olarak Hint
Imparatoruna hediye edilmek uzere baska bir oyun icat etmesini ister.
Vezir haftalarca calistiktan sonra gonderilen satrancin her tas hareketini
ve oyunu cozer, daha sonra da on gunde tavlayi icad eder ve imparatora
sunar.
Pers imparatorunun basveziri Buzur Mehir tarafindan 1400 yil once tasarlanan
tavla oyunu, dunyanin en populer oyunlarindan biridir.
Zaman kavramindan alinan ilhamla tasarlanan oyunun zamana boylesine
direnmesi son derece etkileyici.
- Senenin birligi olarak tavla bir tanedir;
- 4 kosesi 4 mevsimi,
- tavlanin icindeki karsilikli 6'sar hane 12 ayi,
- pullarin toplami ayin 30 gununu,
- siyah-beyaz pullar gece ve gunduzu,
- karsilikli 12'ser hane gunun 24 saatini simgeler...
Hint Imparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla
birlikte gonderilmek uzere soyle bir mesaj hazirlanir :
*'Evet, Kim daha cok dusunuyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi
goruyorsa O kazanir. AMA BIRAZ DA SANS GEREKİR. Iste hayat budur...'
Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar
Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?
Kendi idam sahnesi...
Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı.
Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.
"Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...
Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı.
Böylece "ölüm"le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, "yaşam"dı.
Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı:
Yaşama sevinci...
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir:
"Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar".
"Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını altüst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur.
Nietzsche
Lavoisier'' nin Kellesi
Kimya biliminin dehası Lavoisier'' nin, asıl eğitimi hukuktu ve Paris Barosu'' na kayıtlı bir
avukattı. Bilimsel gözlem ve yorum üzerine yaptığı konuşmaları ile ünü bütün dünyaya
yayılmıştı. Kimya bilimini reddeden yobazların kafasını gösterip "Bu kelleler hiçbir şeye
yaramaz" dediği için tutuklandı. Aynı gün yargılanıp ölüme mahkum edildi.
Lavoisier, matematikçi Lagrange'' i çağırdı. "Kellem giyotinden sepete düştüğünde
gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam bil ki, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha
beyninin düşünmekte olduğunu anlarız."
Lavoisier'' nin kafası kesildikten sonra sepete düştü ve gülerek iki kere göz kırptı.
Matematikçi Lagrange diyor ki, "Lavoisier'' nin son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin
yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar ufunet üretmek için asırlarca karanlıkta sürünecekler."
Değerli ve Hoş Şeyleri Bulma Yeteneği
Aşağıdaki yazıyı okuduğumda tüm kalbimle katıldığımı düşündüm. Kendi hayatımda hiç birşeyin rastlantı olmadığına çok defa tanık oldum ve yaşadım.
Bir seminerde oda arkadaşımı hiç tanımadığım halde değiştirmek istememiştim. Onunla 3 gün geçirdikten sonra, bana seni tanımaya ihtiyacım varmış, seni örnek alarak sunum yaptım demişti.
İnsanlara yardım etmek için, destek olmak için ve ilham almak için karşılaştığımızı, yollarımızın karşılaştığını düşünürüm.
Trafik kazası geçirmeseydik, çocuk yapmak aklımıza gelmeyecekti.
Hamile kalamadığım için strese girdiğim dönemde eşimin üniversite arkadaşı karşımıza çıktı ve eşi tüp bebek merkezinin biyologu idi. İlk işlemde hamile kaldım, minnet borçluyum, Sevgili Feyhana. Allah yolunu açık etsin. Uzun süredir görüşemiyoruz ama Allah ondan razı olsun.
Birçok insan için doğru yer ve zamanda karşılarında ben vardım. Yollarımız kesişti. Maddi ve manevi destek verdik birbirimize ve herkes kendi yoluna gitti. Kalbimizde sevgi ile birbirimizi andığımız çok insan var.
Rastlantı olması mümküm olmayan o kadar çok olay var ki. Aklıma geldikçe yazacağım
Selamlar,
SERENDİPİTY”
Değerli ve Hoş Şeyleri Bulma Yeteneği
Basıp geçtiğimiz her şey bize gülümsüyor, çevremiz bizi olgunlaştırıp, yükseltecek sayısız imkanlarla dolu. Fakat bunları uzanıp almak ve kullanmak bize kalmış bir iş. Yeter ki gerçekten olgunlaşmayı isteyelim ve aldıklarımızı iyide kullanma arzusu içinde olalım.
1974 yılıydı sanıyorum. Cağaloğlu’nda yürüyorum, bir ara kaldırım üzerinde Henüz yeni yere düştüğü belli olan birkaç sayfalık kitap görüyorum. Hiç de öyle yerlerden kağıt, gazete toplama adetim olmadığı halde, eğilip alıyorum ve şöyle bir karıştırıyorum. İçindekiler bana ilginç geliyor. Sayfalar Carl Gustav Jung’un “Din Psikolojisi” isimli bir kitabından düşmüş, bu anlaşılıyor. Tam da benim bulduğum bölümlerinde, insan bilincinin derinliklerinde, bilinçdışı ya da ortak bilinçdışı dediği daha d erin bir alanını bulunduğunu açıklıyor Jung. Hatta bu ortak bilinçdışının bir tür bilgelik taşıdığını ve Tanrı ile kesişme noktası oluşturduğunu anlatıyor.
Kitabı hemen oracıkta bir kahvehanede yutar gibi okudum. Bu kitap sayfalarını bulmam öyle bir zamana denk düşüyordu ki benim kafamda yaşadığım arayışa en güzel yanıtı oluşturuyordu. Kitap sayfalarının, ama o kitabın ve o sayfaların, o anda orada olması ve benim onu okumam bir rastlantı mıydı acaba?
Hayır. Sonradan defalarca izlediğim gibi, benim ihtiyacım olan kitaplar, benim ihtiyacım olan insanlar hep doğru zamanda karşıma çıkıyorlardı. Bunlardan birisi de değerli Ruhsal Araştırmacı Bedri Ruhselman’dı.
Ve o kitabında şöyle diyordu: “Rastlan tı diye bir şey yoktur.” Evet, gerçekten rastlantı diye bir şey yoktu.
Her yaşadığımız olayın bir anlamı vardı, her tanıştığımız insan bize bir şey öğretiyordu.
Sanki çevremizde her şey elbirliği etmiş bizi bir yerlere yükseltmek için, tam bizim ihtiyacımız olan zamanda, tam bizim ihtiyacımız olan olayları bize yaşatıyordu.
EŞYANINTABİATINA AYKIRI DAVRANMAMA SANATI: WU-WEİ
Tao’cu felsefede ilginç bir kavram var: Wu-Wei.
Bu kavram, eşyanın tabiatına aykırı davranmamak, hiçbir şeyi gereksiz yere zorlamadan doğru anı bekleme sanatı. Adı üst üne bu bir sanat ve öğrenilmesi gereken bir şey. Bunun için yapılması gereken şey, tetikte olmak, amaç üzerine yoğunlaşmak, neyi istediğini kafanızda iyice netleştirmek, aradığını bulacağına dair kesin bir inanç ve acele etmeden, olayları zorlamadan beklemek.
“Fiziğin Taosu” isimli kitabın yazarı Fritjof Capra, bu sanatı kendi hayatında uygulamış ve kendisiyle çok tanışmak istediği bir psikiyatristle nasıl karşılaştığını bakın nasıl anlatıyor: Bu tartışmaların büyük kısmında Stan Grof’un adı zikredildi ve bana sık sık tavsiye edilen şey, insan potansiyeli hareketi içinde önemli bir şahsiyet olan bu adamla mutlaka tanışmam ve benimkine çok yakın olan bilim ve maneviyata dair düşüncelerini yabana atmamam gerektiğiydi. Wu-wei yaklaşımı uyarınca doğru zamanı kollayarak Grof’la temas kurmak için hiçbir çabada bulunmadım ve 1977 Şubat’ında bir toplantıya davet edildiğimde hayret içinde kaldım, Stan Grof oradaydı.
TÜNEL VİZYONU
Tünel Vizyonu psikolojik bir terim olarak sadece belli gerçekleri yaşamak, diğer geniş bir alana yayılmış olan gerçeklere kendini kapatmaktır. Örneğin bir bilim adamı, kendi görüş alanının dışında bulunan ruhsal gerçeklere karşı kör olabilir. Karamsar bir görüş açısıyla koşullanmış biri çevresindeki olanakları görmeyebilir.
İşte hayatın bereketi ve insanın yaratıcılığına güvenen biri gerçeğin tümünü görür. O her zaman bir yol olduğunu bilir. Hiç umutsuzluğa kapılmaz. Çalışır, üretir ve en mükemmeli bekler. Çünkü onu hak ettiğine inanır.
Daha açıkça söylemek gerekirse Tanrı, bütün varlıkları sürekli yükseltmektedir. Bunu gerçekleştirmek için de her aracı kullanır.
Aslında yazımızın başlığı olan “Serendipity” Tanrı’nın lütfundan başka bir şey değildir.
Serendipitik olaylar hepimizin başına gelir. Ama çoğumuz bunların farkına varmayız ve bu yüzden onlardan yararlanamayız.
HASTALIK VE SIKINTI NASIL LÜTFA DÖNÜŞÜR?
Her şey bizim istediğimiz biçimde gelişmeyebilir. Bazen olmasını çok istediğimiz bir şey bir türlü olamaz.
Çeşitli engeller çıkar sürekli.
İşte o zam an biz bunu bir işaret olarak kabul edip ya hedefimizde düzeltmelere gitmeliyiz, ya da kendimize yeni hedefler bulmalıyız. Çünkü bellidir ki bu istediğimiz şey bizim olgunlaşmamız ve yükselmemiz için uygun değildir.
Bazen de bir sıkıntı, hastalık bize bilinçaltımızdan gelen bir uyarı niteliği taşır.
Bu hastalık ve sıkıntılar bazı şeylerin yolunda gitmediğini hatırlatan sinyallerdir bizim için. Yani bunlar da birer lütuftur.
Orestes ve Yılan Saçlı Cadılar’la ilgili Yunan efsanesinde; lütuf ve ruh hastalığı arasındaki ilişki çok güzel dile getirilmiştir. Orestes, kendisinin Tanrılardan daha güçlü olduğunu kanıtlamak için zalimce davranan Atreus’un oğludur. Tanrılar kendilerine karşı işlediği vu suçtan dolayı Atreus’u cezalandırmak için bütün sülalesini lanetlemişlerdir. Orestes bir ikilem içinde kalarak Yunan geleneklerine göre annesini öldürmek durumunda kalmıştır. Bu günahı cezalandırmak için Tanrılar Orestes’in üstüne yılan saçlı korkunç cadılar salarlar; bunlar sadece Orestes’e görünmektedir. Cadılar gece gündüz, korkunç görünüşleri ve bitmez tükenmez eleştirileri ile Orestes’e azap verirler.
Uzun yıllar süren inziva ve tefekkürden sonra, Orestes Tanrılara başvurarak artık annesini öldürerek işlediği günahın kefaretini ödediğine inandığını, bunun için Atreus sülalesi üzerindeki lanetin kaldırılmasını dilediğini söyler. Tanrılar onu yargılarlar. Orestes’i savunan Apollon söz konusu durumu kendisinin düzenlemiş olduğunu ve Orestes’in annesini öldürmekten başka seçeneği kalmadığı bir duruma düşmüş olduğu için onun sorumlu tutulamayacağını belirtir. Bu noktada Orestes ayağa fırlayarak “Hayır! Annemi öldüren Apollon değil, benim!” diye savunucusuna karşı çıkar. Tanrılar şaşırırlar. Şimdiye kadar Atreus sülalesinden hiç kimse, Tanrılara suçu atmak yerine kendini böyle tümüyle sorumlu bulmamıştır. Sonunda Tanrılar laneti kaldırırlar; ayrıca cadıları da günahları bağışlayan üç Tanrıçaya dönüştürürler. Bunlar sevgi dolu ruhlardır ve bilgedirler, tavsiyeleri sayesinde Orestes, bu iyi talihini sürdürmeyi başarır.
Bu efsanenin anlamı gayet açıktır. Orestes kendi ruhsal rahatsızlığını kabul edip, ondan kurtulmayı istediğinde ve bunun için uzun bir çabaya katlandığında Cadılar iyi Tanrıçalara, ki bunların bir adı da lütuf taşıyıcılardır, dönüşmüşlerdir.
KENDİNİ LUTFA AÇMAK
Bazı insanlar kendilerini bilinçli olarak lutfa açabilirler. Bunun için; Tanrı’nın her varlığı her an kollayıp gözettiğini, onun ihtiyaçlarının maddi ve manevi olarak her an karşılandığını bilmek gerekir. Fakat burada işin dikkat edilecek yanı bu verilenleri uzanıp sadece kendimizin almak zorunda oluşumuzdur.
Mükemmel olmaya hakkımız olduğun u bilmek ve hep mükemmeli talep etmek ve bunu hak etmek gerekir. Etrafımızdaki her şeye Tanrı’dan gelen mesajlar olarak bakmak gerekir. Bunlara bizi mükemmele götüren işaretler olarak bakmak gerekir. Hep uyanık ve tetik olmak, gideceğimiz yolu gözlemek gerekir. Bunun için telaşsız, sakin, kararlı beklemesini bilmek gerekir. Hem kendimiz ve hem başkaları için. Tanrı’dan bir şeyi talep ederken vermek üzere istemek gerekir. Bizde kalsın, bizde çoğalıp biriksin diye değil.
İşte o zaman hak ettiğimiz mükemmel ve huzurlu yaşamı yakalayabiliriz. O zaman kendimizi tam gerçekleştirebiliriz. Olgun ve sevecen bir insan olabiliriz. Ve başkalarının da Tanrı’nın lutfuyla birlikte yaşamasına sebep olabiliriz. Zaten O’nun da bizden istediği bu değil mi?
Bir Hikaye: Papazı Dövdürtmeyecektik
Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar.
Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz.
Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar.
Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. “Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş.
Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni’ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.
Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş. “Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’ür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş.
Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk’e de vurmaya başlamış.
Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve “Biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik.”
<http://www.kronikmuhalif.com/content_images/fd%283%29.jpg> SARKİS USTA-USTAM
Mungan'dan Alıntı
Ya biz, binde bir karşımıza çıkan
dostluk ,arkadaşlık,sevgililik fırsatlarını ne
yapıyoruz? Akşamüstünün bir saatinde yorgun gövdemizi
yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omuzumuza
dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir
omuzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara
dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında
tanıyabiliyor muyuz onu? Değerini
biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor
muyuz?
Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp kendimizi
hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir
başkasına ,bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan
geçip gidiyor mu?
Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına
sürerken birgün geri dönüp onu deliler gibi
arayacağımızı hiç hesaba katmıyor muyuz? Hayat her
zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez
zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk
zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız
arkadaşlıkların, eskimeden yıprattığımız
dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin
hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün..
Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar
olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için
parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir
hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye
kitlenir..
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi
hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri
yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları ''BİRGÜN''
geçmişte kalmıştır; oysa, hani şu karşıdan karşıya
geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omuzunuzun
üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
''Nasıl olsa ileride birgün tekrar karşıma çıkar ''
dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terketmiştir O, boş
yere bu sokaklarda aranırsınız...
M. Mungan
Dua
Allahım,
Güçlülerin yüzüne gerçeği
ve zayıfların alkışını ve
bana yardım et.
Eğer bana para verir
Ve Eğer bana güçler verir
Eğer başarı verir
Alçakgönüllüğü çıkarma
Eğer bana alçakgönüllülük verir
Saygınlığımı çıkarma.
Görünenin diğer yüzünü tanımama yardım et,
Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle
Kendimi
Ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana.
Başarılı olduğum zaman
Ne de başarı
Daha ziyade, başarı
hatırlamamı
Hoşgörünün , güçlerin en büyüğü olduğunu,
Ve intikam arzu
Eğer beni paradan yok
Ve eğer beni başarıdan yok
Başarı
Eğer beni
İnancın lütfunu bırak.
Eğer in
Özür dileme gücü ver bana,
Ve eğer in
Affetme ve merhamet gücü ver bana.
Allahım
Eğer
Sen beni unutma
MAHATMA GANDHI
Her dilde, her ulusta gönül dilleri bir, dilekler aynı. Ayrılık bizde. Bir olmak dileğiyle, kandiliniz mübarek olsun.
Müşfik KENTER'den
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in"ler, "out"lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz mail'le arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurc uklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
SEVME DERSİ ...
SEVME DERSİ ...
Derviş, bir kucak elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rast gelmiş
bozkır sıcağında.
Yorgunluktan al almış kızın yanakları.
-"Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?" diye sormuş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız.
-"Sevdiğim çalışıyor orada.
Ona elma götürüyorum."
-"Kaç tane" diye soruvermiş derviş baba.
Kız şaşkın; -"İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?"
Usulca kırmış elindeki tesbihi derviş...!
Öğütler
Yaşamınızda. Kimseyi yargılamayın.kendinizi de yargılamayın...
Sadece kendinizin farkına varın.
Eleştirilere üzülmeyin .Onlar degişim için bir firsattır. Onu yakalamaya çalışın.
Aynı hatayı bir daha tekrarlamayın.kendinize ve insanlara GÜLÜMSEYİN. İnsanlar hata yapmadan tecrube sahibi olamazlar önemli olan,her olaydan ders çıkartmak...Ve ne kendinize ne de başkalarını yıkıcı bir şekilde eleştirmeyin.
Eger bir insanı insafsızca eleştirdiginizi fark ederseniz...telafi edin ondan özür dileyin..
bir daha kimseyi ne eleştirin ne de yargılayın...
Çünkü.....bunlar..negatif enerjilerdir..ve size pzitif olarak dönmez... Bunu unutmayın..

Kategori: 
Ekim 18, 2009