kutular

Ağustos 5, 2009

Enerjinizi kullanmayı öğrenin

 Beyin öyle bir güçtür ki..

Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum...

iyi şey ister güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir ,

Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız.

Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın...

Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz "onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.

Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?

Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.


 
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin,  sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin
bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.


 
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.

Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size onu getirir.

Allah zaten verilen nimetlere şükretmesini bilmeyen kullarından bu nimetleri bir müddet sonra almaya başlar.
Çevrenize bakın örneklerni çok göreceksiniz.

Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere
ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.

Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.

Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var.

Sevgi sunulmazsa sevgi değildir.
Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun.

Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden
aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.

Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine deydirsin.

Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını
istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif birortamda büyütmeye çalışın,  Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.

Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve
bilin ki çok çabuk büyüyorlar.


 
Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.


 
Neden ?


 
Ne zaman göstereceksiniz?

Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?

Beyin öyle bir güçtür ki ,


 
insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir.

Yeter ki beynini şartlandırabilsin.

Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi
vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır.
Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını
karşılayacak güce sahiptir.

Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum,

"Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor.

İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor.
Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor.

Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin
donarak öldüğü görülüyor.

Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş.

Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak,
donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor."..

Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .

Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam

1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu
tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler.

Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler.
Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz.

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.

Ne doğru bir laf değil mi?

Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .

Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.

Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.

Dün, bugün,yarın diye...


Biz ani stresleri çok severiz.

Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.

Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır.

Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.

Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili
şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz.

Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?

Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.

Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.

Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi az alsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.

Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.

Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim...

Saygılarımla, 

 

*Prof. Yıldız Batırbaygil *

 


 

Temmuz 28, 2009

39 MADDEDE HUZUR

SAĞLIK:

1.  Çok su için.

2.  Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.

3.  Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve fabrikalar da üretilen yiyecekleri daha az yiyin.

4.  3 E ile yaşayın -- Energy, Enthusiasm, and Empathy (enerji, heyecan ve duygu paylaşımı).

5.  Kendinize zaman ayırın

6.  Daha çok oyun oynayın.

7.  2008'de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun.

8.  Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.

9.  7 saat uyuyun.

10. Her gün 10–30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.

KİŞİLİK:

11. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların seyahatinin ne hakkında olduğuna dair hiçbir fikrin yok.

12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcayın.

13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.

14. Kendinizi çok da ciddiye almayın; kimse yapmıyor.

15. Kıymetli enerjinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.

16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.

17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.

18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.

19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.

20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.

21. Senden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu değildir.

22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada o lduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.

23. Daha fazla gülümseyin ve gülümsetin

24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşın.

SOSYAL YAŞANTI:

25. Ailenizi sık arayın.

26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.

27. Herkesi her şey için affedin.

28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.

29. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1 kişiye "GÜNAYDIN" deyin.

30. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü sizi hiç ilgilendirmesin.

31. Hasta olduğunuz zaman, işiniz size bakamaz ama. Aileniz ya da Arkadaşınız  bakabilir. Onlarla temasta olun.

HAYAT:

32. Doğru şeyi yapın!

33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durun.

34. İyilikler  her şeyi güzelleştirir.

35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.

36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.

37. En iyisine henüz sıra gelmedi.

38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, buna sevinin.

39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.

Temmuz 28, 2009

Hayır Diyememe Hastalığı

Alıntı:

 

 

“Hayır” diyebilmek öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceridir. Bu sosyal becerinin eksikliği, yani “hayır” diyememek ise bir hastalıktır.

 

Moral Dergisi'nin 59. Sayısında Berrin Göncü Işıkoğlu, hepimizin doğrudan yada dolaylı olarak etkilendiği "Hayır Diyememe" sorununu ele aldı. Oldukça özgün tespitlerin yer aldı yazının ayrıntıları şöyle:

 

“Hayır” diyebilmek öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceridir. Bu sosyal becerinin eksikliği, yani “hayır” diyememek ise bir hastalıktır. Daha doğrusu psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yol açan tehlikeli bir virüstür. Kötü gün dostu olmak elbette önemlidir. Evet diyebilmek güzeldir. Lakin sınırlarımızı aşmadan, kendimizi ve ailemizi zora düşürmeden…

 

Genç bir kızcağız… Yirmili yaşlarında henüz. .. Kibar, nazik ve alımlı! Sıcaklığı gözlerine yansıyacak kadar da samimi… Konuştukça açılıyor. Açıldıkça da, gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. “Uyuyamıyorum. Hele aynalara hiç bakamıyorum. Yaşanmamalıydı. Mahcubum Allah’a ve kendime karşı!” derken ıslak gözlerini siliyordu. Özür diliyordu bir yandan da, gözyaşlarını tutamadığı için...

 

“Yüreği güzel kız, ağlamak güzeldir. Ağlayamaz her göz! Bırak aksın” dedim hiç düşünmeden. Çünkü biliyordum ki “Yaradan’ın korkusuyla -sinek başı kadar bile olsa- akan o gözyaşı” onu ötelerde yalnız bırakmayacaktı .

 

Muhafazakâr bir aileden geliyordu. Aşırı sert ve iletişime geçmeyen bir baba yanında, kendini çocuklarına adamış cefakâr bir anne vardı tabloda. Anne de kızı gibiydi. Kimseyi incitmemiş ve kırmamış. Lakin hep kırılmış…

 

İşte bu yönüyle çekmişti annesine. Sessiz, sakin, herkesi düşünen, memnun etmeye çalışan, itiraz etmeyen ve kimseyi gücendirmemek için “hayır” bile diyemeyen bir kişilik çıkmıştı ortay a. İşin ilginç yanı bu özelliği çoğu zaman da işe yaramıştı. Bilhassa da çocukluk döneminde bu yönüyle takdir ve onay almıştı çevresinden.

 

Çizilemeyen sınırlar

 

Buraya kadar her şey tamam gibi geliyor değil mi? Hatta belki de bu özelliklere sahip bir kız çocuğu kulağınıza hoş bile gelmiş olabilir. Gelin görün ki, bu tür hikâyelerin sonu hiç de hoş olmayabiliyor. Mesleğimiz icabı hayatları dinliyoruz. Çocukları, gençleri ve yetişkinleri… Pişmanlıklarını, hatalarını, artılarını ve eksilerini.. . Bu paylaşımlar esnasında bu sorunlara yol açan kişilik özelliklerine ya da “Hayır diyememe” gibi sosyal beceri eksikliklerinin nelere sebep olabildiğine tanık oluyoruz.

Kişi, aşırı iyi niyetinden dolayı ya kız-erkek ilişkilerinde, ya okul-iş yaşamında, ya arkadaşlık ilişkilerinde ya da evliliğinde incitilip örselenebiliyor, hatta istismar edilebiliyor. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi... Sınırlarını çizemediği için sınırları ihlal edilmeye başlanıyor. Sınırları aşmak isteyene de “Aman kırılmasın, kimsenin ağzının tadı bozulmasın” düşüncesiyle ‘Dur, hayır’ bile diyemiyor.

 

“Hayır” diyebilmek öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceridir. Bu sosyal becerinin eksikliği yani “hayır” diyememek ise bir hastalıktır. Daha doğrusu psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yol açan tehlikeli bir virüstür.

 

Sadece bu genç kız mı hayır diyemediği için zarar gören? 45 yaşlarında bir beyefendinin kararan hayatı mesela... Arkadaşlarından biri önce yüklü bir miktar borç para istiyor. Ardından da kefil olmasını istiyor. Beyefendi kendisini çok aşan bu talebe “hayır” diyemiyor. Bile bile lades derler ya! Arkadaşının borcunu ödeyemeyeceğini bildiği halde evet diyor.

 

Sonunda adamcağız malını mülkünü kaybediyor. Bununla da kalmıyor, ailesi parçalanıyor, ardından da kalp krizi geçiriyor. Cenazesinde konuşuyor yakınları: “Merhum çok iyi niyetli biriydi. Ah keşke bir de hayır diyebilseydi…”

 

“Hayır” de, hayır dile

 

Kötü gün do stu olmak elbette önemlidir. Evet diyebilmek güzeldir. Lakin sınırlarımızı aşmadan, kendimizi ve ailemizi zora düşürmeden... Kendi istek, ihtiyaç ve inançlarımızdan taviz vererek, başkasının bir ihtiyacını gönüllü olarak ve seve seve nereye kadar karşılayabiliriz?

 

İstenilen meblağ bizi fazlasıyla aşıyorsa ve bu kişi dostumuzsa onu kırmadan da “hayır” demenin yolları var. Öte yandan yardım sadece maddiyattan mı ibaret olmalı? Esasında bazen manevi bir bakış açısını kazandıracak bir konuşma bile psikolojik olarak muhatabımızı rahatlatabilir. Dostumuzun sorununu dinleyerek, önündeki diğer seçenekleri fark etmesini ya da daha akıllıca duruma yaklaşmasını sağlayabiliriz.

 

Nerede “hayır”, nerede “evet” demeli? Bazen iyi niyetli dostumuz bizden bir şeyler ister. Bazen de iyi niyetli olmayanlar ister. Bunu ayırt edebilmek çok önemli!

 

Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasını bilirsiniz. Bir gün aldıklarını vermeyen komşusu hocadan ip ister. Ho ca önce “Kusura bakma, veremem” der. Israrı devam edince de “İpe un sermişler” diye ekler. Komşusu “Aman Hocam, hiç ipe un serilir mi?” diye talebini sürdürür. En sonunda Hoca dayanamayıp der ki “İp benim değil mi? Vermek istemeyince ipe unda serilir başka şey de…”

 

 

Biraz mizah biraz zekâ… Muhatabına mesajını ne güzel de iletiyor Nasreddin Hoca.

 

Akran bassı

 

Bir genç “hayır” deme becerisinden yoksunsa kötü alışkanlıklara da davetiye çıkarmış oluyor. Sigara, alkol ya da uyuşturucu kullanan gençlerle yaptığımız görüşmelerde bu gençlerin reddetme becerilerinin olmadığını görüyoruz.

 

Doğal süreçte bir ergen arkadaş gurubu tarafından kabul edilmeye, sevilmeye, takdir edilip onaylanmaya ihtiyaç duyar. Bu yaşlarda ergen için arkadaşlarının kendisi hakkında ne düşündüğü çok önemlidir. Akran bassı ise genci istemediği şekilde davranması için zorlayabilir. Yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi, yerinde ve zamanında hayır diyebilme becerisine sahip gençler akran bassına maruz kalmamaktadır.

 

“Hayır diyememe” virüsünü çocukluk döneminde yükleyenler, annemiz ve babamızdan başkası değil! Aileler bu virüsü bilinçsizce, bunun ciddi hasarlara yol açabileceğini bilmeden çocuklarına bulaştırıyorlar.

 

Halbuki bir çocuğun kendini tehlikeli durumlardan, örneğin bir tacizden ya da istenmedik bir dokunma şeklinden koruyabilmesi için reddetme becerilerine sahip olması gerekmektedir.

 

Bu beceriyi “Gerekince hayır demelisin” diye söylemlerimizle öğretemeyiz. Bir beceriyi öğrenmek için pratiğe yani onu kullanmaya ve uygulamaya ihtiyaç vardır.

 

Çocuğun hayır deme hakkı

 

Çocuğunuz sürekli birilerini memnun etme çabası içinde mi? Olumsuz duygularını ve farklı düşüncelerini saldırganlığa vurmadan size, arkadaşlarına ve öğretmenlerine üslubuna uygun bir şekilde yansıtabiliyor mu? Size hayır dediğinde ya da itiraz ettiğinde tepkiniz ne oluyor?

 

Genellikle çocuklarımızın bizim gibi hissetmesini, düş ünmesini ve davranmasını bekliyoruz. Bizim seçtiğimizi istediğimiz kadar yemeli. Bizim belirlediğimiz kıyafeti giymeli Bize itiraz etmemeli… Esasında çocuğumuzun bizden farklı bir birey olduğunu kabul etmeliyiz. Bir çocuk saygıyla dinlenilmeye ve kendisine söz hakkı verilmesine ihtiyaç duyar.

 

Geçenlerde 4.5 yaşındaki oğlum eve gelen misafir çocukla oynuyordu. Arkadaşı biraz fazlaca hareketli ve sinirli bir çocuktu. Oynarlarken oğlumun oyuncaklarından bazılarına zarar verdi. Ama yanlışlıkla değil. Bir süre sonra arkadaşı, oğlumun en sevdiği, gözü gibi sakındığı kırmızı tırı ile oynamak istediğini söyledi. Oğlum tırını arkadaşına vermek istemediğini ama kamyonuyla oynamasına izin vereceğini söyledi. Derken olay büyüdü. “Hadi oğlum versene tırını. Çok ayıp! Paylaşmak güzeldir. Üzülmesin arkadaşın, hem o misafir. Versen ne olacak” demeyi düşündüm önce. Vazgeçtim sonra. Zaten oğlum her şeyini paylaşıyordu. Ama arkadaşının dikkatsizce oynayıp zarar verme ihtimalini tahmin etmişti. Yanı sıra bizim ona ikinci bir tır alamayacağımızı biliyordu. Sonuçta “hayır” deyip, hassas bir oyuncak olan kırmızı tırını vermemekte haklıydı.

Müdahale etmedim. Bir süre sonra bir ses geldi odasından. Kamyon kırılmıştı…

 

Evet demeyi de öğrenmek…

 

“Diyelim ki iyi bir kazancınız var. Yanınızda çalıştırdığınız kişinin de performansı yüksek ama maaşı düşük. Sizden zam istiyor. Maaşında birazcık iyileştirme yapıyorsunuz. Fakat bu yetersiz zamdan çalışanınız hiç de memnun değil!”

 

Kim haklı ve ne yapılmalı? İşin sırrı, kendi haklarımızı gözetirken başkalarının haklarına da tecavüz etmemek… Ne güzel de dile getirilmiş “Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın.” Denge ve adalet istiyorsanız, alın elinize bir mizan ve tartın. Mizan sürekli kimden yana ağır basıyor?

 

“Hep bana hep bana, ya Rabbena” diyerek sağlıklı ilişkiler kuramayız. Eğer mizan sürekli bizden yana ağır basıyorsa “evet” demeyi öğrenmeli, muhatabımızın isteklerine, ihtiyaçlarına ve duygu larına kulak vermeliyiz. Başkalarının da hakları olduğunu unutmamalıyız. Eğer mizan sürekli muhatabımızdan yana ağır geliyorsa, “hayır” demeyi öğrenme zamanı gelmiştir.

 

Tamiri olmayan patlamalar

 

Bir talebi reddederek, bir düşünceyi onaylamayarak risk aldığımız doğru. Lakin herkesi memnun etmemiz mümkün değil. “Herkes tarafından kabul görmeliyim ve sevilmeliyim” şeklinde bir inancınız varsa, gerçekten hissettiğiniz ve düşündüğünüz gibi davranamazsını z. Muhatabınızdan farklı düşünüyor olsanız dahi ifade edemezsiniz. Ortaya çıkan siz değil, başka biridir.

 

Sürekli içinize attığınız bu olumsuz duygular zamanla birikir. Ya yavaş yavaş elinizi ayağınızı çeker, uzaklaşırsınız o kişiden ya da bir gün patlarsınız. Hem de hiç ummadığınız bir mekân ve zamanda… İşte bu patlayış, hem size hem de ilişkinize tamiri olmayan zararlar verebilir.

 

Sessiz çığlıkların, yerinde ve zamanında sesli “HAYIR”a dönüşebilmesi temennisiyle…

 

Kaynakça

 

  1. Moran o,H., Why you Can’t Say No, Journal of Psychology Today, March 2005
  2. Breitman P., Hatch C., “How To Say No Without Feeling Guilty” Broadway Boks, 2002

 

  1. Ury W., Pozitif Hayırın Gücü, İnkılap Yayıncılık , 2007

 

 

Hayır diyememe hastalığından kurtulmak için 9 yol

 

1. Önce anlamak sonra anlaşılmak! Muhatabınızı saygıyla dinleyin. Konuşmasını tamamlamasını bekleyin. Sözünü kesmeyin

 

2. Anlaşılabilmek için, dürüst, açık, net ve kararlı olun. İletişim esnasında saklambaç oynamayın. Yalnız dikkat edin! Ne şiş yansın, ne de kebap! Kırmadan, incitmeden nezaket içinde bu mesajı verebilmek de maharet; yoksa saldırganca öfkeyle ve kaba bir şekilde hayır demek de değil.

 

3. Cevabınız vermeden önce zaman isteyin. Kendinizi o an iyi ifade edemeyeceğinizi ya da olumsuz bir cevap vermekte çok zorlanacağınızı düşünüyorsanız; durun ve konu hakkında düşünmek için zaman isteyin. Böylelikle reddetme kararınızın gerekçelerini tespit etmek için fırsatını z olur.

 

Beden dilinizle de hayır deyin. Muhatabınızın gözlerinin içine bakarak kararlı bir ses tonuyla konuşun. Ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemli. Bedeniniz siz konuşurken ne diyor? Gözleriniz, duruşunuz ve ses tonumuz söylediklerinizle uyumlu mu?

 

5. Reddettiğiniz kişinin büyük bir hayal kırıklığına uğradığını seziyorsanız, serinkanlılığınızı muhafaza edin, mümkünse bulunduğunuz ortamı değiştirin.

 

6. Beyin jimnastiği yapın. Geçen hafta kaç kez “evet” dediğinizi listeleyin. Sizden istenen talepler karşısında tepkinizi ve sonraki durumunuzu irdeleyin. Tamam dediğiniz şeylerden ötürü kendinize kızgın mısınız? Darılmış, gücenmiş ya da içerlemiş hissediyor musunuz? Maddi ya da manevi kayıplarınız var mı? Değerlendirin.

 

7. Yalana başvurmadan empatik ve sempatik bir şekilde de hayır deyin. Yalnız dikkat! Bazen uzun açıklamalar sınırlarımızın test edilmesine imkân tanır. Karar sizin!

 

“Keşke yapabilsem. Ama prensip olarak ki msenin arabasını ödünç almam ve kendi arabamı da ödünç vermem.”

 

 

“Bugün Ayşe’ye bakamayacağım için üzgünüm. Şu an çocuğunu bırakacağın bir yer bulmanın zor olacağının farkındayım ama bizim bugün için çok önceden kararlaştırılmış bir planımız var.”

 

8. Bir öneri ya da alternatif sunabilirsiniz. Örneğin istenen şeyi gerçekten yapmak istiyor ama zamanınız müsait değilse, “Şu an bunu yapamam ama şu şartlar altında gelecek hafta yapabilirim” gibi…

 

9. İçsel konuşmanızı değiştirin. Hayır dediğiniz için kötü ve bencil bir insan olduğunuzu düşünüyorsanız bu hastalığa yakalanma ihtimaliniz yüksektir. Size “hayır” dedirtmeyen irrasyonel ve işlevsel olmayan düşüncelerinizi ve beklentilerinizi masaya yatırın.

 

Aktuelpsikoloji

Temmuz 28, 2009

YALNIZKEN KALP KRİZİ

YALNIZ BAŞINIZAYKEN KALP KRİZİ GEÇİRİRSENİZ NASIL HAYATTA KALIRSINIZ?
PEK ÇOK İNSAN KALP KRİZİ GEÇİRDİĞİ SIRADA TEK BAŞINA OLUYOR; ETRAFTA YARDIM EDECEK KİMSE BULUNMUYOR. KALP ATIŞLARI DÜZENSİZLEŞEN VE KENDİSİNİ BAYILACAKMIŞ GİBİ HİSSEDEN BİRİNİN
BİLİNCİNİ YİTİRMEDEN ÖNCE
YALNIZCA 10 SANİYE KADAR ZAMANI VARDIR.  
BU DURUMDA NE YAPMANIZ GEREKİR? 

CEVAP:
PANİĞE KAPILMADAN ÜST ÜSTE KUVVETLİCE ÖKSÜRMEYE BAŞLAYIN.
ARABANIZI SAĞA ÇEKİN MOTORU DURDURUP DÖRTLÜLERİ YAKIN ARABANIN ARKASINA GEÇİP SIRT ÜSTÜ YERE YATIN AYAKLARINIZI ARABANIZIN BAGAJINA DOĞRU YUKARI KALDIRIN VE ÖKSÜRMEYE BAŞLAYIN ÖKSÜRMEDEN ÖNCE HER SEFERİNDE DERİN BİR NEFES ALIN; ÖKSÜRÜKLERİNİZ GÜÇLÜ OLSUN, DERİNDEN GELSİN VE UZUN SÜRSÜN, TIPKI GÖĞSÜNÜZDE BİRİKMİŞ BALGAMI ATMAYA ÇALIŞIR GİBİ ÖKSÜRÜN.

ÖKSÜRMEK KALBE TAZYİK YAPAR VE KAN DOLAŞIMINI RAHATLATIR.
KALBE UYGULANAN BU TAZYİK, KALBİN NORMAL RİTMİNE DÖNMESİNİ KOLAYLAŞTIRIR.
BÜTÜN BUNLAR SİZE, BİLİNCİNİZİ KAYBETMEDEN ÖNCE HASTANEYE YETİŞECEK ZAMANI TANIR.
AYAKLARINIZ YUKARI DOĞRU KALDIRILMIŞ OLDUĞUNDAN VÜCUDUNUZDAKİ BÜTÜN KAN KALBE BASINÇ YAPACAKTIR.
BU POSİZYONDA YATMAK KALBİN NORMAL ÇALIŞMAYA DÜZENİNE GEÇMESİNE YARDIMCI OLUR
BU KONUDA MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYİ BİLGİLENDİRİN.
BU BİLGİ SAYISIZ İNSANIN HAYATINI KURTARABİLİR!!!
ASLA, 'BENİM BAŞIMA GELMEZ!' DİYE DÜŞÜNMEYİN.
HAYAT TARZIMIZIN EPEYCE DEĞİŞTİĞİ ŞU SON YILLARDA ARTIK HER YAŞTA İNSAN
KALP KRİZİ GEÇİRİYOR
GERÇEK BİR DOST OLDUĞUNUZU GÖSTERİP BU MAKALEYİ
TANIDIĞINIZ HERKESE YOLLAYIN.
HER İKİ SANİYEDE BİR DERİN NEFES ALIP ÖKSÜRÜN VE BUNU YA YARDIM GELENE DEK YADA KALP ATIŞLARINIZ TEKRAR NORMALE DÖNENE DEK SÜREKLİ YAPIN. SAKIN ARABANIZIN İÇİNDE OTURMAYIN  BU ESNADA SİZİ GÖREN İNSANLAR YARDIM EDECEKLERDİR  
DERİN NEFES ALMAK CİĞERLERİ OKSİJENLE DOLDURUR.

Mayıs 10, 2009

''Kadınla erkeğin farkı mı?

 
''Kadınla erkeğin farkı mı?  Bundan basit ne var, biri göğüslü kalçalıdır, öteki bıyıklı  sakallı...'' diye kestirip atanlardansanız, çok yanılıyorsunuz. Çünkü bilim dünyası yıllardır inceleyip arıyor bu
farklılıkları. Her  geçen gün de yenilerini buluyorlar. Ancak şu 35 fark hiç değişmiyor. Buyurun okuyun...
 
 1) Ergenlik Sivilcesi: Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır.Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır. Bu hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin  tıkanmasına,dolayısıyla da sivilceye neden olur.
2) Vücut Kokusu: Erkeklerin vücut kokusu kadınlardan çok daha güçlüdür.
3) Saldırganlık:  Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler.Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır.Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.
4) Spor: Spor konusunda erkekler kadınlardan daha hızlıdır ancak kadınlar daha dayanıklıdırlar.
5) Kan: Erkeklerde 4.5, kadınlarda 3.6 litre kan vardır.Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır.Toplam olarak erkeklerde 1 santimetreküp kanda 5 milyon alyuvar vardır, bu da kadınlara kıyasla yüzde yirmi fazlalık demektir. Erkeklerin tansiyonu da kadınlardan yüksektir: 140/88.Bu değer kadınlarda 130/80'dir.
6) AIDS: Her dört AIDS hastasından sadece biri kadındır. Nedeni  ise kadınların baskın olan X krozomundan iki tane taşımasıdır. Çünkü bir sağlıklı, bir hasta gene sahip olsalar bile sağlıklı gen hasta gene />baskın çıkar ve hasta değil taşıyıcı olurlar. Erkeklerde ise Y geni hastalıklı X genini baskılayamaz.
7) Yüzme Yeteneği: Kadınlar derilerinin altındaki yağ tabaka sı nedeniyle daha iyi yüzerler.
8) Yaş Dönümü: Kadınlar menopoz döneminde ateş basması, uykusuzluk, şişmanlama, gece 
terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar. Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.
9) Vücut Isısı: Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir.
10) Su: Erkek vücudunun yüzde 60-70'i sudan ibarettir.Kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.
11) Cinsel Organlar: Ana cinsel organlar erkekte vücudun dışında bulunur ve kolayca yaralanabilir. Kadında vücudun içine gizlenmiş olup korunmadadır.
12) İskelet: Erkeklerin omuzları daha geniş, kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır, 
eklemleri de daha büyüktür. Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.
13) Ses Telleri: Kadınların ses telleri  daha kısa olduğundan sesleri daha tizdir.
14) Vücudun Ağırlık Noktası: Omuz ve kalça iskeletleri farklı oldu ğundan, kadınların ağırlık noktası 
erkeklerinkinden daha aşağıdadır.
15) Duyu Organları: Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür. Buna karşılık erkekler ışığa karşı  daha hassastır. Erkek gözü ayrıntıları daha iyi seçer.
16) Enerji Harcaması: Erkekler hareketsiz halde,vücudun metrekaresi başına ortalama  39,5 kalori yakarlar. Kadınlar ise 37 kalori. Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori, kadınınki 2000 kaloridir.
17) Yağ: Erkeklerde  kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27'sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15'tir. Kadın vücudunda erkeklerden 3,5 kg daha fazla yağ vardır. Yağ, erkeklerde karın bölgesinde toplanırken kadınlarda daha çok kalça, 
baldır ve göbekte yoğunlaşır.
18) Hastalıklar: Erkekler hayatları boyunca kadınlardan ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.
19) Dirsek: Kadınlar erkeklere kıyasla kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilir ler.
20) Kromozomlar: Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır. Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir. Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki; bu erkekte XY, kadında XX  olarak  bulunur.
21) Saçlar: Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.
22) Deri: Erkeklerin toplam 1,8 metrekare, kadınların 1,6 metrekare derileri vardır. Kadını derisi daha ince ve kuru,bu yüzden de daha hassastır. Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla
olduğundan derisi yağlıdır ve daha çok terler.
23) Akciğerler: Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.
24) Yemek: Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar; çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.
25) Antikorlar: Kadınlar daha çok antikor üretirler, bu yüzden de erkeklere kıyasla  bakteri ve virüs hasta lıklarına daha seyrek yakalanırlar.
26) Ağlamak: Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar.Genellikle de saat  19.00-22.00 arası.
27) Beyin: Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır. Buna karşılık kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.
28)  Safrakesesi Taşı: Kadınların yüzde 20'sinde, erkeklerin yüzde 8'inde safrakesesi taşı oluşur.
29) Kalp Atışı: Erkeklerin kalbi daha  büyüktür ve daha yavaş çarpar: Dakikada ortalama 72. Bu değer kadınlarda 80'dir.
30) Gelişme: Buluğ çağına kadar kızlar erkeklerden daha hızlı  büyürler (10'a 8 oranında). Erkek çocuklar 14-15 yaşları arasında gelişmeye başlarlar ve 20 yaşına kadar bu büyüme gerçekleşebilir. Kız 
çocukları en hızlı 12-13 yaşları arasında gelişirken 17-18 yaşında bu gelişme durur.
31) Sıcaklık Duyarlılığı: Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle soğuğa daha dayanıklıdırlar.
32) Yaşlanmak: Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 55  yaşındak i bir kadın bedensel gücünün  
yüzde 90'ına sahiptir. Oysa aynı yaştaki bir erkek gücünün sadece yüzde 70'ine sahiptir. 35 yaşındaki
bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir. Buna karşılık kadında sadece cilt daha ince olduğundan çabuk yaşlanıp kırışır. Kadınlar yaşlanma olayını pmikolojik olarak erkeklerden çok daha kolay kabullenirler.
33) Kaslar: Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir.Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin sayısı 20 misli, kadınlarda 10 misli artar. Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha
güçlüdürler.
34) Yaşam Süresi: Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl, kadınların 78 yıldır.
35) Solunum: Erkekler dakikada ortalama 16 kez soluk alıp verir. Kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir. Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynı olup 12 bin litredir.

 

 

Nisan 6, 2009

Yaşa Bağlı Dikkat Eksikliği

 

Y.B.D.E

 Y.B.D.E. nedir ? 
 Yaşa Bağlı Dikkat Eksikliği  
 

 

Bakın nasıl oluyor :

   

Arabamı yıkamaya karar veriyorum 

Garaja doğru giderken masadaki postalar dikkatimi çekiyor. 

Arabayı yıkamadan önce, Gelen mktuplara göz atmaya karar veriyorum, 

Arabanın anahtarını masaya bırakıp gelen broşür  ve reklam postalarını çöp sepetine atıyorum.!! 
Çöp sepeti doluyor. 

Faturaları masaya bırakıp çöp sepetini

Boşaltmaya karar veriyorum. 

Madem çöpü boşatmak için dışarıya çıkacağım.

Fatura ödemelerini de hazırlayıp götüreyim diyorum 

  

Çek karnemi alıyorum, fakat sadece bir yaprak

kaldığını görüyorum. 

Diğer çek karnem büromda. Gidiyorum ve önce masamın üzerinde yarım kalmış Colayı içiyorum. 

Çek karnemi arayaçağım ama herşeyden önce kazayla devirip,etrafı berbat etmemesi için şu Colayı kaldırmalıyım, 

Ilınmış olduğunu farkettiğim Colayı soğuması için buzdolabına koymaya karar veriyorum.  

Colayla mutfağa giderken, sehpa üzerindeki vazo gözüme çarpıyor : çiçeklerin suya gereksinimi var ! 

Colayı tezgah üzerine bırakıyorum ve mutfak masasında okuma gözlüklerimi buluyorum

(Sabahtan beri arıyordum)

 

Gözlüğümü büroma bırakayım diyorum, ama önce şu çiçeklere su vereyim. 

Gözlükleri tezgaha bırakıyorum, bir bardak su dolduruyorum ve, tv komandasını farkediyorum.  

Biri mutfak masasına bırakmış.... 

Dedim ki, bu akşam tv izlemek istediğimizde bunu her yerde

arayacağız ve mutfakta olduğunu hatırlamayacağız. 

Onu yerine, salona götürmeğe karar verdim, ama önce

çiçeklere su vermeliyim. 

Çiçeklere su veriyorum ama

çoğunu da yere döküyorum.

 

Bu durumda tv kumandasını masaya bırakıyorum,

etrafı temizlemek için bir bez aramağa gidiyorum. 
 

En sonunda girişe dönüyorum ve ne yapmak

istediğimi hatırlamaya çalışıyorum. 

Günün Sonunda : 

-Araba yıkanmadı,  

-Faturalar ödenmedi,  

-Mutfak tezgahının üzerinde ılık bir Cola var, 

-Çiçeklerin suyu yetersiz kaldı,

-Yeni çek defterim yok, 

-TV kumandası yeride değil,  

-Gözlüklerim nerede. Bilmiyorum, 

ve arabanın anahtarını bıraktığım yeri

hatırlamıyorum. 

Bütün gün hiç durmadığım halde hiç bir şeyin yapılmadığını anlıyorum,

tamamen çökmüş durumdayım !  

Ciddi bir sorun olduğu açık 
ve kendimle ilgilenmem gerekiyor, ama önce Mail’’lerime bakmam gerekiyor 

Bana bir iyilik yapmak ister misiniz ?

 
Bu mesajı tanıdıklarınıza gönderin,

Çünkü ben kimlere gönderdiğimi hatırlamıyorum. 
 

Gülmeyin, başınıza gelmediyse,

bir gün gelecek. 
 

İHTİYARLIK KAÇINILMAZ

OLGUNLUK SEÇENEK

KENDİNE GÜLMEK TEDAVİDİR ! 

 
 

Nisan 6, 2009

DAMARI TIKAYAN NEDİR ?

 

PROF. DR. KENAN DEMİRKOL, AKILLI BESLENMENİN MATEMATİĞİNİ ANLATTI

'Damar tıkayan kolesterol değil, şeker! '

 

 

Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün ' kibrit kutusu kadar ' reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A ' dan Z ' ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!

 

Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında ' prof. ' yazmıyor. ' Ben üniversitede hocayım, burada hekim ' diyor. Söz bir ara ' kronometreli doktorlara ' geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, ' dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim ' diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir ' akıllı beslenme ' uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? ' Kibrit kutusu kadar ' reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol ' a: ' Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz? ' diye sorduk. O, şekerle başladı. 

 

'ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL ' 

 

DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD ' de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65 ' i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.

Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa ' da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. ' Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım ' demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.

'12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR '

- Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?

- Asla doğru değil.

- Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?

- Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor.   Şimdi 100 ' lerdeyiz, 120 ' de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60 ' lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.

'KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR '

- Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu? 

- Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.

Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker ' sakaroz ' , iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.

Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika ' da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.

'MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME '

- Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek. 

- Bir kutu meşrubatta 35 gram ; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.

- Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?

- İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.

- Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?

'HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ... '

- Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum. Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.

- Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.

- Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara ' şunu yiyeceksin ' diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.

- Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.

- Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika ' da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, ' öldürücüdür ' yazısı konuyor.

AMERİKA ' NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE...

- Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?

- Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920 ' li yıllarda Amerikan başkanı ' benim köylüm mısırdan kalkınacak ' fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin yüzde 40 ' ı Amerika ' dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi yapıp dökmüyor. Kartal ' dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.

KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI

-  Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.

- Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine   binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz.

Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını , kanser gelişimini belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.

'KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ '       

- Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?

- Bakıyorsunuz LDL 130 ' a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor . Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şeker trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara ' kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme ' diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt.

Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol oksitlenmemiş olacak.

ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI

- Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?

- Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. ' Dünya nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var. ' Hayvansal proteini, tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki ' Esansiyel amino asitler vardır ' . Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.

- Antep yöresinin yuvalaması gibi..

- Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattı r. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3 ' e ihtiyacımız var. Türkiye ' de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri ' biz dünyayı nasıl doyuracağız ' yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.

İNEK NE YEMELİ

Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur . Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir. Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti arasındaki fark yüzde 10-15 ' i geçmiyor.

Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB ' dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla ' ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın beslenmesi ' geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok.

- Demek Amerika ' dakilerin varmış.

 Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.

HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ

- Ne fark var arasında?

-. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3 ' tür. Tek tük omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile omega-3 yağ asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3 ' e enzim kalmıyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.

Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3 ' e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6 ' dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.

DEPRESYONUN ÇARESİ

- İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?

- Oran önemli. Omega-6 ' yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3 ' ü de değerlendirmeden vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre duvarı da omega-3 ' ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi. Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.

- Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.

- Tabii. Omega-3 ' ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.

ÇAY VE ZEKA

- Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?

- Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye ' nin yarısı aptaldır lafı çok tepki yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye ' nin yarısında demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek Aziz Nesin haklıydı.

Türkiye ' de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.

- Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?

- Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.

- Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.

'ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN! '

- Üç saat.  Ben tekrar omega-3 ' e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay. Omega-3 ' ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp ' inme ' veya ' enfarktüs ' olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6 ' yı çok tükettiğimiz için omega-3 ' ün yolunu kesiyoruz. Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.

- Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?

- Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.

'ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI '

- Acaba ' tadı güzel ' dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?

- Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, ' benim annem böyle yapıyor ' diye?

- Ben güzel yemek yaparım.

- Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.

- Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var . Kola ya da hamburger için ' bak bu güzeldir ' deniyor çocuklara.

- Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda anne baba adaylarıdır.

SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)

'Bir kutu meşrubatta 35 gram ; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz birtakım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz. '

'Türkiye ' de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. '

'Yapay yem üreticileri ' biz dünyayı nasıl doyuracağız ' yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.

Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.

  Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.

  Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki fark yüzde 10-15 ' i geçmiyor.

  Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçek yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.

  Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.

 

 

 

.

Hata! Dosya adı belirtilmemiş.

 

Nisan 6, 2009

ÇAY ÜZERİNE ÇEŞİTLİ YAZILAR

 

Amerikan Kalp Derneği'nin Uluslar arası Felç Konferansı'nda sunulan araştırmada, günde 3 ya da 4 fincan çayın felç riskini yüzde 21 kadar azalttığı bulundu.

 

Los Angeles California Üniversitesi tarafından yürütülen ve İngiliz tabanlı , Lipton Çay Enstitüsü tarfından desteklenen çalışmada, yeşil ya da siyah çay çeşitlerinin felç riski üzerinde önemli bir etkisinin olduğu tespit edildi.

 

"Felç" isimli dergide yayınlanan çalışmada, 9 çalışmadan veriler ile 4 bin 378 felç vakası kullanıldı. Bilim adamları günde 1 fincan az yeşil ya da siyah çay içenlerle günde 3-4 fincan içenleri karşılaştırdı. Günde 3 fincandan fazla çay içenlerin felç geçirme riskinin yüzde 21 azaldığını buldular.

 

Üniversitenin David Geffen Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Lenore Arab, yaptıkları analizle günde 3 ve daha fazla fincan çay tüketiminin iskemik felç riskini düşürdüğünü bulduklarını açıkladı. Arab, bulguların siyah ve yeşil çayı kapsadığını bitki çaylarını içermediğini belirtti.

 

Lipton Çay Enstitüsü'nden araştırma direktörü Dr Paul Quinlan ise "Geçtiğimiz yıllarda, farklı sektörlerce yapılan çok daha fazla araştırma düzenli çay tüketiminin ruhsal ve fiziksel sağlığa önemli ölçüde fayda sağladığını göstermişti. Bu yeni araştırma bunlara felç riskini azaltmayı da ekledi. Bu çalışmayı desteklediğimiz için çok memnunuz" dedi.

 

-------------------------------------------------------------------------------------

 

 

ÇAY"ın FAYDALARI

 

1- Çay keyif verici olarak içilmesinin yanı sıra, eczacılıkta yapraklarından kafein elde edilmektedir.

2- Yemeğin üzerine içildiğinde sindirime yardımcı olur(8). İçerisindeki bazı kimyasal maddeler (Bakır, Çinko v.b. gibi) enzimlerin aktivitelerini artırır.

3- Çayda P vitamini yüksek miktarda bulunmaktadır. P vitamini kan damarlarının duvarlarını kuvvetlendirir ve özellikle kılcal damarları esnekleştirip ani kanamaları önler (10).

4- Kafein ve tanenin psikolojik etkileri ile tıp literatürleri ishal hastalığı çeken kişiler için yardımcı olduğunu tespit edilmiştir (9).

5- Bugünkü bilgilerimize göre kahve gibi çayda kafein içermektedir. Bir bardak çayın kafein içeriği özdeş miktardaki kahvenin içeriğinden yaklaşık %50 daha azdır. Normal şekilde yapılan demleme ile çayda bulunan kafeinin yaklaşık %80"i deme geçer. Buna göre 5-6 bardak çay içen bir kimse ortalama 300 mg. Kafein alıyor demektir. İnsan sağlığı üzerine kafeinin etkileri geniş şekilde araştırılmıştır(8,11). Yıllardır migren baş ağrılarının tedavisinde kullanılan kafein, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Kafein, bu etkisini baş ağrısına sebep olabilen baştaki genişlemiş kan damarlarını daraltarak gösterir(18).

6- Çay yapraklarında %1.5-4 kadar kafein, %10 kadar tanen maddesi ihtiva ettiği alkaloitlerden dolayı bariz idrar söktürücü etkisi vardır(1).

7- Siyah çayda balık etinde ve taze yeşil sebzelerde bulunan K vitaminine yakın miktarda bu vitaminden bulunmaktadır. Günde 5-7 bardak çay içilirse vücudun K vitamini ihtiyacı karşılanmış olur(1).

8- Uyku giderir ve canlılık verir. Özellikle uzun yol şoförleri sürekli araba kullandıklarından dolayı üzerlerine çökmüş olan ağırlığı atmalarında önemlidir. Öğrenciler ders çalışmaları esnasında içecekleri bir bardak çay onlara zindelik verir(8).

9- ABD"deki Lowa, İsviçre"deki Goeteborg Üniversiteleri tarafından ortaklaşa yapılan araştırmada siyah çayın içinde bulunan bileşimler, diş çürüklerini ve ağız içinde asit oluşturan bakterilerin etkin hale gelmesini önlüyor. Siyah çay Glucosyltranferase enzimi üzerine etki yaparak ağızdaki bakterilerin kümelenerek dişlere yapışmasını önlüyor ve dişlerde oluşan yabancı madde birikimini azaltıyor (5).

10- ABD"li araştırmacılar düzenli olarak günde iki bardak çay içilmesi halinde kalp damarlarına yararlı olacağını belirtmektedirler (17).

11- Sıkıntıya karşı çay içilir (12). İnsanın sıkıntılı olduğu günlerde halk tabiriyle efkar dağıtmak amacıyla bir fincan çay içilmesi kişinin iç ruhi yapısını rahatlatır.

12- Balgam söktürücü özelliği vardır (12). Limonlu çay üst solunum yolu hastalıklarına iyi gelir. Ayrıca sıcaklığı nedeniyle balgamı yumuşatarak söküp atılmasına yardımcı olur.

13- ABD"deki Keck Tıp Okulu ve Çin"deki Şanghay Kanser Enstitüsü uzmanları, çayın içindeki anti oksidan bileşik polyphenols"un midede kansere neden olabilen kimyasal maddeleri parçalayarak yok ettiğini bildirmektedirler. Araştırmaya göre, siyah ve yeşil çay içenlerin idrarlarında kansere yol açan kimyasal maddeler daha az görülmekte ve kalp hastalıkları riskinin yanı sıra mide ve yemek borusu kanserini de azalttığı tespit edilmiştir(5,6).

14- Su ihtiyacını giderir v.b....

15- Koyu ama soğuk bir çay hararet gidericidir

16- Yeşil çay kullanan Çinlilerin, prostat ve göğüs kanserine , Batı ülkelerinden % 58 daha az tutulduğunu belirterek, günde en az üç bardak içilmesini öneren ABD"nin “The Nature “ dergisi, yeşil çayın tümoral gelişimi engellediğini ifade ediyor. Çayın bünyesindeki C ve E vitaminleri, selenyum ve magnezyum mineralleri ile kateşin maddesi sayesinde kanserin önlendiği ileri sürülüyor (3,4).

17- Yeşil çayın değişik kanser risklerini azalttığı kan kolesterol seviyesini düşürdüğü, yaşlanmayı geciktirdiği tespit edilmiştir. Yeşil çayın özellikle yemek borusu kanserini erkeklerde %57, kadınlarda %60 oranında önlemektedir (7).

18- Japonya Hamamatsu tıp merkezinde görev yapan Dr. M. Yamada yeşil çayın değişik bakterilerin gelişmesini engellediği, gastrit hastalığında etkili olan Helicobacter pylori"ye karşı güçlü bir antibakteriyel etki gösterdiğini tespit etmiştir (7).

 

ÇAY NE ZAMAN ve NASIL İÇİLMELİ ..

 

Çay Dünyada sudan sonra en fazla içilen bir içecektir. Ülkemizde kişi başına yıllık kuru çay tüketimi 1700 gr."dır (13). Çay kahvaltılarda ve yemeklerle birlikte içilmemeli. Kahvaltılarda çay yerine süt veya bir elma , portakal gibi meyvelerle yapılması dengeli ve yeterli beslenme için gereklidir.Çay içerken açık çayı tercih etmeliyiz, yemeklerden hemen önce ve sonra çay içmemeye özen göstermeliyiz. Koyu ve bayat çayları tercih etmemeliyiz. Zaman zaman da olsa siyah çay yerine yeşil çaylara yer ayırmalıyız. Diğer bitkisel çayların bir takım hastalıklara iyi geldiği tıp dünyası tarafından tasdik edilmektedir. Örneğin kekik çayının öksürüğe iyi geldiği gibi. Eğer çay içmek istiyorsak yemeklerden en az bir saat sonra orta demde veya açık içilmelidir, çocukların, yaşlıların, gebe hanımların içecekleri çay açık ve limonlu olması tercih edilmelidir. Günlük içilecek çay miktarı normal demde 6-7 bardak olmalı ve çok sıcak içmemeye ve de içerken de acele etmemeye özen göstermeliyiz.

Sonuç olarak kafein, ağız yolu ile alındıktan sonra 30 dakika içinde kan plazmasında en üst seviyeye ulaşır. Daha sonra kan yoluyla bütün vücut dokularına yayılır ve aynı zamanda süte de geçebilir. Kafeinin yarılanma ömrü (yarısının vücuttan atılması için gerekli zaman) yaş, cinsiyet, hormonal durum, ve/veya sigara içmeye bağlı olarak bir saatten birkaç güne kadar değişir(18).

Fazla miktarda içildiğinde mideye zararı olabilen, uyku kaçıran siyah çayın yerine yeşil çayları içmek daha yararlıdır.  

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 ÇOK BÜYÜK JAPON SAZAN BALIKLARI ..

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

DEMLİKTE KALAN ÇAYI ATMAYIN ..

 

Saçınız mat mı?

 

Saçınızı şampuanladıktan sonra son su olarak bir çaydanlık ılık çayla

durulayın. Bakın saçlarınız nasıl ışıl ışılıyor.

 

Ayağınız mı kokuyor?

 

Ilık çay dolu bir leğene ayaklarınızı daldırın ve her akşam yatmadan

önce

10 dakika tutun. 10 günde koku diye bir şey kalmayacaktır.

 

Boğaz ağrılarında

 

Posaları süzüp soğuyan demi boğaz ağrılarında gargara olarak

kullanılır.

 

Cildiniz çok mu yağlı?

 

Banyodan çıkmadan son su olarak bir çaydanlık çay ile teninizi

ovuşturun

balsam vazifesi görün.

 

Derinizdeki yaraların temizlenmesi

 

Çayı derinizdeki yaraların temizlenmesi ve antibiyotik etki

stermesi

için pamukla tatbik ederek kullanabilirsiniz.

 

Eliniz balık soğan mı kokuyor?

 

Balık ayıkladınız ellerinizi sabunla yıkadınız ve hala balık kokuyor.

Ya

da soğan soydunuz soğan kokuyor. işte kurtarıcınız yine çay. Elinizi

demli çayla yıkayın. Bakın bakalım hiç koku kalmış mı?

 

Gözünüz çapak mı yapıyor?

 

Kaynamış çayı bir tasa koyup buharı gözünüze gelecek biçimde başınızı

üstüne koyun. Ya da ılık çaya batırılmış gözlerinize ve etrafına

tatbik

edin.

 

Yemek yerken dilinizi mi ısırdınız ?

 

Yine ilacı demlikteki çaydır. Ağzınızı günde üç defa çalkalayın

diliniz

dokuz yerine üç günde iyileşecektir.

 

Buzdolabınız koku mu yapıyor ?

 

Demlikte kalmış çay posalarını kurutup bir kap içinde buzdolabının

orta

rafına yerleştirin kokudan eser kalmayacaktır.

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ÇİN VE JAPON EFSANELERİNDE ÇAY ..

------------------------------------------------------------

 

Sabrın ve bilgeliğin sembolü ..

Keşfedildiğinden bu yana tüm dünyada sudan sonra en çok içilen içecek olmuş çay. Üstelik dinsel ve sosyal bir fonksiyon da üstlenmiş.

 

 

 

 

Avrupa'da 13. yüzyıldan bu yana keyif maddesi olarak bilinen çay, eskiden olduğu gibi günümüzde de misafirleri en zarif biçimde ağırlama görevini sürdürüyor. Çayın çıkış noktasını araştırırken, dünyaca bilinen iki efsaneyle karşılaşıyoruz; biri Japon diğeri Çin kökenli. Japon efsanesi çayın babası Budist rahip Dharma'ya (Japonca Daruna) dayanıyor. 519 yılında, bugün Çin diye bilinen Orta İmparatorluk'ta Dharma adında bir Budist rahip gelir. Dharma; tutkularını yenip bedenine gem vurduktan sonra, geceleri uyumayıp her türlü gevşemeyi kendine yasaklar; tek başına, yapraklarla beslenerek yaşar. Sonunda uykuya yenik düşen Dharma kötü bir düşle uyanır. Bu zayıflığı kendine yediremeyen rahip, sorumlu tuttuğu gözlerinden alır hıncını ve iki göz kapağını kesip fırlatır. Bir gün sonra aynı yere döndüğünde göz kapaklarının toprakta kök saldığını ve harika bir bitkinin boy attığını görür. Bu bitki; o güne kadar hiç kimsenin haberdar olmadığı çay bitkisinden başka bir şey değildir. Çinliler ise bu içeceği İ.Ö 2737 yılında keşfetmişlerdir. Efsaneye göre Çin İmparatoru Shen Nong, bahçesinde yabanıl bir çay ağacının altında otururken, kaynayan içme suyuna ağaçtan birkaç çay yaprağı düşüverir. Bu şekilde keşfedilen çay, Çin'de o gün bu gün içilen çaydır. Çayın anavatanı Çin olduğu halde, çay tarihi en iyi Japonya'da belgelenmiş. 6. yüzyılın sonlarında çayın, Tibet, Kore ve Japonya'ya girdiği tahmin edilmekte. 700 yıl boyunca Zen keşişlerinin keyifle içtiği çay, ancak 13. yüzyılda geniş halk kitlelerinin içeceği haline gelmiş. 1650 yılında Hollandalılar batıya yaptıkları yolculuklarda çayla tanışmış. Peter Stuyvesant ilk çayı Amerika'ya; o günlerde Hollanda kolonisi olan bugünkü New York'a getirmiş. 19. yüzyıla gelindiğinde ise tüm Kuzey Denizi civarı artık çayı tanıyormuş; özellikle de Hollandalı, İngiliz ve Kuzey Alman burjuvalar demlenen yapraklara düşkünlükleriyle anılmışlar.

Bugün dünyadaki sudan sonra en yaygın içecek olan çay soğuk olarak da içilebilir. Bu düşünce 1904 yılında Saint Louis Dünya Fuarı'nda İngiliz Richard Blechynden tarafından geliştirilmiş. O yakıcı havada, sıcak çayını satmak için çareyi çayı buz küplerinin üstüne dökmekte bulmuş; böylece satışları birden bire artmış. Poşet çay düşüncesi de müşterilerine küçük ipek torbacıklar içinde çay numuneleri gönderen New York'lu büyük tüccar Thomas Sullivan'a ait.

Çay, edebiyatta pek çok yazara ilham vermiştir ya da zaman zaman onların yapıtlarında anlamlı anları simgelemiştir. Tutkulu çay tiryakileri olan Henry James ve Rainer Maria Rilke örneğinde olduğu gibi... Henry James, ağzına kadar doldurduğu çay fincanında hep kendi yüzünü seyreder, Rilke ise bir fincandan fazla çay içmez, ama dumanı tüten çayı ilgiyle gözlemlermiş. Melankolik bir kişi olarak tanınan Nietzshe de 'Neden bu kadar akıllıyım' başlıklı yazısında çay tutkusundan şöyle söz eder: "Çay yalnız sabahları yarar; az, ama koyu olmamalı: Gerekenden bir damlacık açık olsa, çok dokunur, bütün gün kırıklık yapar."

 

Şubat 20, 2009

Hastalığınızı gösterecek 16 ipucu

Prof. Bale'ye göre, tırnaktan gözlere, doğum kilosundan avuç içine kadar vücuttaki her şey birer gösterge. O halde bir test yaparak ne kadar sağlıklı olduğumuzu anlamak mümkün. Bale'nin " İşte hayatınızı kurtaracak 16 ipucu" dediği test şöyle:

Sağlıklı yasam konusunda birçok araştırmaya imzasını atan; Londra'daki Kine College Hastanesi Gerontoloji (yaslanma bilimi) Enstitüsü'nde araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert Bale, "Sadece parmaklarınızın uzunluğu bile sizin sağlığınız hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı sağlıyor aslında. Siz de vücudunuzla ilgili önemli detaylara; dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz " diyor ve ekliyor: "Vücudunuz; siz fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını veriyor."

 

1.Tırnaklar

Tırnaklarınıza dikkatle bakin. Eğer hafif mavilik yâda; morluk görürseniz bu bir kalp hastalığıyla karsı karsıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karsı karsıya olduğunuzu gösterebilir.

 

2. Nefeslerinizi Sayın

Eğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz.


3.Gözler

Aynada gözlerinizden birine bakin. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu ayni şekilde yaklaşan kalp sorunlarının da en büyük habercisi.

 

4. Avuç içinize bakin

Avuç içlerinize dikkatle bakin. Eğer kırmızı ve lekelilerse karaciğerinizde sorun var demek.

 

5. Hafıza kontrolü

Bir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakin. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le karsılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.

 

6. Kas kontrolü

Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor.

 

7. Görünüş

Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün.

Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor.

 

8. Tiroit misiniz?

Kollarınızı yere paralel olarak tam karsınızda birleye uzanıyormuş gibi uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok.

9. Düz yürümek

Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi isliyor demektir.

 

10. Doğum kilonuz

Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.

 

11. Beliniz kalın mı?

Vücut sekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yasama riskiniz daha fazla.

 

12. Tuvalet sıklığı

Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık tuvalete gitmektir.

 

13. Nabız kontrolü

Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yasayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor.

 

14.Dişlerinizi fırçalayın

Eğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir.

 

15. Parmak uzunluğu

İşaret ve yüzük parmakları ayni uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla.

 

16. Ayak Bilekleri

Bas parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.

 

Şubat 20, 2009

REFLEXOLOJI

REFLEXOLOJI 

1. VÜCUDUN İÇTEN TEMİZLENMESİ, GENEL SAĞLIK AÇISINDAN BÜYÜK ÖNEM TAŞIMAKTADIR..

YAŞADIĞIM BİR TECRÜBENİN VE  NETİCESİNDE ÖĞRENDİĞİM BİLGİLERİN SİZE DE İLGİNÇ/FAYDALI  GELECEĞİNİ DEĞERLENDİREREK NAKLEDİYORUM.  

2. 3 YIL ÖNCE, GÖZLERİMİN ETRAFI SİYAHLAŞMIŞ, VÜCUDUMDA HALSİZLİK VE ŞİDDETLİ AĞRILAR BAŞLAMIŞTI. AMERİKAN HASTAHANE-SİNDE BİR ÇOK İNCELEMELER YAPILDI, ANCAK HİÇ BİR ŞEY BULUNAMADI.

DAHA SONRA GİTTİĞİM ÇİNLİ BİR REFLEXOLOJI UZMANI DOKTOR, AYAKLARIMIN TABANLARINI YOKLADIKTAN  SONRA, HİÇ SU İÇMEDİĞİMİ VE BAŞTA KARACİĞERİM OLMAK ÜZERE VÜCUDUMUN BÜTÜNÜYLE KİRLENMİŞ OLDUĞUNU SÖYLEYEREK, EĞER SU İÇMEYE BAŞLAMAZSAM, TAKRİBEN 3 YIL İÇERİSİNDE ÖLECEĞİMİ SÖYLEDI.  (BEN GERÇEKTEN O TARİHE KADAR GENELLİKLE SU İÇMİYOR, GÜNDE 20-30 BARDAK ÇAY VE KAHVE İÇİYORDUM.

(ÇİN'DE REFLEXOLOJI ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN DOKTORUN İSMİ REFLEXOLOGIST  
P. G. WONG, TEL NO:  0060-3-2162 2866 / MALEZYA. DIR.)

REFLEXOLOJI, 17 ALTERNATİF TEDAVİ YÖNTEMİNDEN BİRİDİR.

BU TEDAVİ KAPSAMINDA; HER ORGANIN AYAK TABANI VE ELDE BAĞLANTILI OLDUĞU BİR BÖLGE VARDIR. VÜCUTTA BİR ORGAN RAHATSIZ İSE, AYAK VE ELDE İLGİLİ BÖLGENİN DERİNLİKLERİNDE SUSAM-MERCİMEK BÜYÜKLÜĞÜNDE FİBROSTİK KİSTLER OLUŞMAKTADIR. BUNLARA DOKUNULDUĞUNDA ŞİDDETLİ AĞRI HİSSEDİLMEKTEDİR. BU PARÇALARI HİSSEDEBİLMEK İÇİN BAŞ PARMAKLA DERİN VE KUVVETLİ BASTIRMAK GEREKMEKTEDIR. HASTALIK YOK İSE PARÇACIK BULUNMAMAKTADIR.

MR.WONG'DAN BU KONUDA EPEYCE BİLGİ ÖĞRENDİM VE KİTAPÇILARDAN BULABİLDİĞİM BÜTÜN KİTAPLARI ALDIM. HALEN KENDİ AYAKLARIMIN VE ELLERİMİN İLGİLİ BÖLGELERİNİ YOKLAYARAK SAĞLIK DURUMUMU ANLAYABİLİYORUM. ELE GELEN/TESPİT EDILEN PARÇACIKLARIN  ÜZERİNE BASTIRARAK MASAJ YAPMAK, RAHATSIZ OLAN ORGANIN SİNİRLER  YOLUYLA UYARILMASINI, HIZLI ÇALIŞMASINI VE KENDİNİ TOPARLAMASINI  SAĞLIYOR. EĞER RAHATSIZ ORGAN İYİLEŞİRSE BU PARÇALAR KAYBOLUYOR.  (AYAK VE ELDEKİ KALP BÖLGESİNE DOKTOR NEZARETİ OLMADAN MASAJ YAPILMAMAKTADIR.)  

A. AYAK HARİTASINA ULAŞABİLECEĞİNİZ WEB ADRESİ AŞAĞIDADIR :

http://www.reflexology-research.com/Images/foot.jpeg

B. EL HARİTASINA ULAŞABİLECEĞİNİZ WEB ADRESİ AŞAĞIDADIR :

http://www.reflexology-research.com/handchart.html  

3. SONUÇTA ÇİNLİ DOKTOR BANA HER SABAH UYANDIĞIMDA; AÇ KARNINA BİR BÜYÜK BARDAK ILIK SUYUN İÇİNE BİR TATLI KAŞIĞI ELMA SİRKESİ KOYARAK İÇMEMİ ÖNERDİ. ELMA SİRKESİ VÜCUTTAKİ KİRLERİ/BİRİKİNTİLERİ ERİTİYOR, SU İSE ATIYORMUS, ELMA SİRKESİNİN PH (ASİT DEĞERİ) VÜCUDUN PH DEĞERİ ILE AYNI OLDUGUNDAN KİRLERİ ERİTİRKEN, VÜCUDUN HÜCRELERINE ZARAR VERMİYORMUS, AYRICA GÜNDE EN AZ 1.5 LITRE SU İÇMEK ÇOK ÖNEMLİYMİŞ, VÜCUDUN ZEHİRLERİNİN VE İHTİYAÇ DUYMADIĞI FAZLA/BİRİKMİŞ MADDELERİNİN ATILMASINI SAĞLI-YORMUŞ. ELMA AYRICA VİTAMİN-MİNERAL DEPOSUYMUŞ. ÇİNLİ DOKTORUN DEDİĞİNİ UYGULADIKTAN 4 GÜN SONRA GÖZLERİMİN ETRAFINDAKİ SİYAHLIKLAR KAYBOLDU, 10 GÜN SONRA AĞRILARIM GEÇTİ VE KENDİMİ ÇOK  İYİ HİSSETMEYE BAŞLADIM. SİZE DE TAVSYE EDERİM, 1 HAFTA SONRA KENDİNİZİ GERÇEKTEN ÇOK SAĞLIKLI HİSSETMEYE BAŞLAYACAKSINIZ.  

4. BU KONUYA İLİŞKİN DR. NİYAZİ ERÖZTÜRK'ÜN "BİR YUDUM SAĞLIK" İSİMLİ KİTABINDA ELMA HAKKINDA YAZILAN BİLGİLERİ AŞAĞIDA GÖNDERİYORUM.  

SAYGILARIMLA,

ERCÜMENT EVRİM  

 

ELMA 

ELMA (Malus domestica) Bitki özellikleri : Dünyamızda 5000'den fazla türü olan elma hakkında herhangi bir tanımlamaya hiç gerek yok. Damak tadınıza en uygun  elma türünü seçebilirsiniz.

Bileşim: Su oranı %85, şeker %12, pektin, organik asitler, soda, fosfor, tanen, vitamin A, B1, B2, C, E, PP.

Kullanım alanları ve biçimleri: Elma, içerdiği organik asitler, soda ve fosforun yardımı ile, beyni, karaciğeri ve mideyi çok olumlu etkiler.

Kullanım biçimleri, taze meyve ve meyve suyu olarak sıralanabilir.

Çiğ elma kabuğu yenerek bedendeki ürik asit azaltılabilir.

Pişmiş elma ile yapılan kompresler yumuşatıcı ve rahatlatıcıdır.

Taze elma suyu ile yıkanan kırışık ve pörsük deri canlılık ve tazelik kazanır.

Yatmadan önce yenen bir elma, rahat uyumaya yardımcı olur..

Kabızlığa karsı pişmiş elmanın etkili olduğu bilinir.

Gut, böbrek, mesane hastalıklarına ve hemoroite karsı uygulanacak bir elma küründen yararlı sonuçlar alınabilir.

Deri döküntülerine, gut ve romatizma rahatsızlıklarına karşı, taze elma suyu başarıyla kullanılabilir. Elma suyu, özellikle soğuk algınlığına, öksürüğe, sessıklığına, yüksek ateşe ve iltihaplı hastalıklara karsı başarılıdır. Ama çok soğuk içilmemelidir. Elma  suyu ayrıca, romatizmal böbrek ve karaciğer rahatsızlıkları, damar  sertliği ve egzamaya karşı da kullanılabilir.

Elma genelde, yatıştırıcı ve ateş düşürücüdür.

Elma suyu, sindirim sistemini uyarır ve mide mukozasını güçlendirir.

Sindirim yetersizliğine karşı, rendelenmiş bir elma yemeklerden önce yenilmelidir. Ama rendelendikten sonra, rengi koyulaşana kadar bekletilmelidir. Ham elma rendesi ishale karşı kullanılabilir.

saca, sağlıklı yaşamaya önem veren kişinin yakınında her zaman elma bulundurması gerekir.

Elma sirkesi, doğal bir yasam iksiridir!

Bileşim: Kalsiyum, flüor, potasyum, magnezyum, sodyum, fosfor, silisyum, A vitamini, Beta-carotin, B1, B2, ve B6 vitaminleri, C vitamini, sirke asitleri, meyve asitleri, pektin, doğal aroma maddeleri.

Yaşlılığımızda da sağlıklı olabilmek için hareketli bir yaşam ve sağlıklı bir beslenme biçimi oluşturmaya özen göstermeliyiz..

İşte burada elma sirkesi seçiminin değeri ile karşılaşıyoruz. İçerdiği  çok değerli ve çeşitli maddeler nedeniyle, en sağlıklı sıvılardan biridir o. Elma sirkesi, bedenimizi içten ve dıştan tedavi edebileceğimiz olağanüstü bir doğal ilaçtır.

Burada size, bedeninizi genel anlamda güçlendirmek, çeşitli hastalık belirtilerini hafifletmek ve gerekli cilt bakımını yapmak için elma sirkesini nasıl kullanabileceğinizi anlatmak istiyorum.

Kullanım biçimleri: Doğal elma sirkesinin en etkili kullanım biçimi, çiçek balı ile karıştırılarak oluşturulur:

*1 bardak su

*1 tatlı kaşığı dolusu elma sirkesi

*1 tatlı kaşığı dolusu çiçek balı

Hepsi iyice karıştırılır ve sabahları aç karnına küçük yudumlarla içilir. Sürekli kullanım sayesinde, öncelikle bedenin bağışıklık sistemi güçlenecek ve sizi pek çok hastalıktan koruyabilecektir. Bu enerji kokteyli ayrıca size canlılık ve güç kazandıracak ve ileri yaşlara kadar sağlıklı ve mutlu kalmanıza önemli katkılar sağlayacaktır.

Ama burada çiçek balını da yakından tanımamız gerekiyor:

Çiçek balının bileşimi: Şeker: %32 üzüm sekeri (glikoz), %39 meyve sekeri, %7 malt sekeri.

100g balda MGK mineraller: Sodyum 7, potasyum 45, kalsiyum 5, fosfor 20, magnezyum 3, demir 1mg.

100g balda mg vitaminler: B1 0,03, B2 0,05, Niacin 0,1, C 1mg.

Sabahları aç karnına içtiğiniz bir bardak elma sirkesi-bal kokteylinin içindeki müthiş zenginliği öğrenmiş bulunuyorsunuz artık.

Bu zenginliğin sağlığımıza yaptığı katkılara da söyle kısaca bir  göz atmamız herhalde yararlı olacaktır:

-Öncelikle bedenimiz güçlenir ve bedensel uğraşlara ve strese karşı koyabilecek dayanıklılığı kazanır.

Sirkenin içerdiği yüksek orandaki potasyum sayesinde, kalp kasları dahil olmak üzere tüm kas yapısı da güçlenecektir. Kramplara karşı, kokteylinizi maden suyu ile hazırlayabilir ve her öğünde 1 bardak içebilirsiniz.

-Sık sık grip, soğuk algınlığı veya üst solunum yolları iltihabına yakalanan kişiler, bağışıklık sistemleri sirke-bal kokteyli sayesinde güçleneceği için, bu tür sıkıntılardan büyük çapta kurtulmuş olacaklardır. Ama bu tedaviyi aşağıdaki plana göre uygulamakla kalıcı sonuçlara ulaşabilmek mümkün olacaktır.

-Soğuk algınlığı ve grip zamanlarından önce, 4 haftalık bir sirke-  bal kokteyli kürüne başlayın ve günde 3 bardak için.

-Ayrıca, 4 gün boyunca akşam saatlerinde 1 Echinacea preparati alın. Üç gün ara verdikten sonra yine 4 gün devam edin ve bu tedaviyi 4 hafta boyunca sürdürün.

Bu tedavi, bağışıklık sisteminin güçlenmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Bu tedaviyi ayrıca doğal C vitamini ile de destekleyin.

-Sirke-bal kokteyli nezleye karşı da bedeni güçlendirecektir. Nezleye karşı ayrıca, 1 ölçü elma sirkesi 2 ölçü suya karıştırılır, kaynama derecesine kadar ısıtılır ve inhalasyon tedavisi uygulanır.

-Boğaz ağrısı ve sessıklığında, 1 ölçü elma sirkesi ile 3 ölçü ılık su karıştırılır ve saat başı derin gargaralar yapıldıktan sonra tükürülür. Bu gargaraların adaçayı ile dönüşümlü yapılması etkiyi daha da arttıracaktır.

-Öksürüğe karşı, 4 yemek kaşığı dolusu akışkan balla 3 tatlı kaşığı elma sirkesini iyice karıştırın. Öksürük gıcığına karşı yarım tatlı kaşığı alın ve yavaş yavaş yutun. Ayrıca, bolca kekik çayını balla tatlandırın ve yudumlayarak için.

-Vajinal akıntılara karşı, 1 ölçü elma sirkesi 4 ölçü ılık suyla karıştırılır. Temiz bir şırıngaya çekilen sıvı günde pek çok kere vajinaya boşaltılır. Sirke-su karışımının vajinada 1-2 dakika kalması yeterlidir.

-Yüksek kolesterole karşı, günde pek çok kere elma sirkesi-bal kokteyli içilir.

Salatalarda öncelikle elma sirkesi kullanılır.

-Varise karşı, elma sirkesiyle ıslatılan bir bez baldıra sarılır ve  20 dakika etkilemeye bırakılır.

-Hemoroite karşı, yarım su bardağı elma sirkesi ve bir su bardağı adaçayı katkılı ılık oturma banyoları alın. Banyo süresi 10 dakikadır.

-Gaz şişkinliğine karşı, her öğünden yarım saat önce 1 bardak elma sirkesi-bal kokteyli içerek, sağlıklı bir bağırsak florasının temelini atın. Bu kokteyle rezene veya Frenk kimyonu çayı da ekleyebilirsiniz.

-Kabızlığa karşı, günde pek çok kere, 1 bardak suya 1 tatlı kasığı elma sirkesi ekleyerek için. Ayrıca, 4 litre ılık suya 1 su bardağı dolusu elma sirkesi ve 2 tatlı kaşığı tuz ekleyerek ayak banyoları alın. Banyo süresi 10 dakikadır.

-Yaraların çabuk iyileşmesi için, günde 3 bardak elma sirkesi-bal kokteyli için. İltihaplanmayı önlemek için, elma sirkesiyle ıslattığınız bir pamukla günde pek çok kere yarayı nemlendirin.

-Ergenlik sivilcelerine karşı, her yemekten yarım saat önce , içine  1 tatlı kaşığı elma sirkesi eklenmiş 1 bardak su için. Yüzünüze buğu banyoları uygulayın: 1 litre kaynar derecede sıcak  suya 4 yemek kaşığı elma sirkesi ve 2 yemek kaşığı dolusu Mayıs papatyası ekleyin, 1-2 kere karıştırın ve başınızı büyük bir havluyla örterek  5-10 dakika gözlerinizi yumarak bekleyin. Yüzünüzü suya çok yaklaştırmayın!

-Güneş yanığına karşı, inceltilmemiş elma sirkesi, kızarmış olan bölgelere dikkatle sürülür veya 3 yemek kaşığı elma sirkesi eklenmiş soğuk bir banyo alınır. Banyo süresi 10 dakikadır.

Elma sirkesinin pH değeri (asit derecesi), derimizin pH değeri ile hemen hemen eşit düzeydedir. Dolayısıyla, derimizin asidik koruma örtüsünün güçlendirilmesinde elma sirkesinin kullanımı önemle önerilmelidir. 

Uyarı: Elmanın ve elma sirkesinin bilinen hiçbir yan etkisi yoktur.

 

« Önceki :: Sonraki »
Ücretsiz Yemek Dergisini indirmek için tıklayın Ramazan tarifleriyle dopdolu yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın